Saturday, 13 April 2013

INSPIRATIONS - SISTARS



İtalyan Kültür’deki söyleşi biter bitmez, Patrizia Violi’nin yanına gittim. Kimse onu tanımadığından etrafında tek bir insan yoktu. Cemal Kafadar, bir grup gençle sohbet ediyordu. Sempatik bir adam belli.

Eco, sahneden inmeye yeltenirken bir anda elinde kocaman mikrofon olan bir muhabir ve anında tripod’u kurup kayda başlayan hızlı bir kameraman belirdi yanında. Çaresiz koltuğuna geri oturdu ve konuşmaya başladı. Muhabir ne sordu bilmiyorum, çok sıkılmış görünüyordu.

Patrizia Violi’nin telefon konuşmasının bitmesini beklerken elinde torbaları, az önce alınmış yeni kitaplarını Eco’ya imzalatmak için bekleyen insanlara baktım. Bana hep tuhaf gelmiştir daha okumadığın bir kitabı imzalatmak. “Oku, beğen ve sonra ölümsüzleştir” kuralına çok inanıyorum. Ama herkesin adeti başka elbette.

Benim elimde altları çizilmiş, üzerine notlar alınmış, kapağına kahve döküldüğü için biraz deforme olmuş ve en önemlisi cevaplanmayı bekleyen yazarlık meseleleri ile dolu kitabım vardı. Patrizia’ya kendimi hatırlattım, yılda onbin öğrenci görüyor, hele ki yıllar önce İngiltere’de gördüğü ve mailleştiği birini hatırlaması zor diye düşündüm. Tahminimden daha kuvvetli bir hafızası varmış.

Ona İstanbul’daki günlerinin ve söyleşi maratonunun nasıl geçtiğini sormadım. Birlikte Eco’nun yanına gidip iki satır muhabbet ederiz belki diye fırsat da kollamadım. Sorularımı sordum. (Kendisi Eco’dan bayrağı devraldı, Bologna Üniversitesi’nin en değerli profesörlerinden biri.) Sorularıma cevap vermedi, “sormayı beceren cevabını bulur.” dedi, kahkaha attı. Sıkılmış belli, zorlamadım kadını. Biz onunla gülüşürken röportajı biten Eco, sigarasını çıkardı cebinden, üst kattaki balkona çıkıp içmeyi planlıyordu belli ki. Elimdeki kitabı kaptı, içinden sağa sola saçılan Türkçe notlarıma baktı. “Boş sayfası yok mu bu kitabın?” diye söylenerek imzasını çaktı ilk sayfaya. Suratıma dik dik baktı “not alma, yaz!” dedi, “sissignore” dedim.  Sonra sigarasını yakamayarak kendisini kuyrukta bekleyenlere teslim oldu. Beni hatırladığını sanmıyorum ama Patrizia’nın yanında görünce yakın geldim galiba. 

Patrizia ile çıkışa kadar yürüdük. 
"Çok ilginç insanlarla tanıştım. Sorsan herkesin bir fikri, bir projesi var. 
Ama herkes sürekli kendinden bahsediyor" dedi. 
Çok tanıdık geldi bu haller, güldüm.

Ben bu memleketin kültür endüstrisinden de, kabul gören kültür hayatından da memnun değilim. Zira sizin tartışa tartışa bitiremediğiniz entelektuellik kavramı bizde başka. Mesela, film festivaline mi gidiyorsun, entelektuelsin. Jazz mı dinliyorsun, haftada iki kitap mı okuyorsun? Bravo, büyük entelektuelsin. Halbuki entelektuellik tükettiğinden çok ne ürettiğinle ilgilidir değil mi? Hah işte, biz onu pek sevmiyoruz Patrizia. Bizim üretmemize gerek yok. Kendimize hayran olmaktan vakit bulamıyoruz zaten bir iş yapmaya. Satın aldıklarımızla, ulaşabildiklerimizle sosyo-ekonomik ve kültürel sınıflar belirliyoruz ve o sınıflar dahilinde vasat kültürün iktidarını yaşıyoruz. Sonrası tamamen kendimizden bahsetmek oluyor. Senin anlayacağın, tüketmekten ve tükettiğimizi etrafa gösterme mesaisinden bir şey üretecek vaktimiz kalmıyor şekerim” demedim. Sadece güldüm.

Eco diyor ki;
Kültür, bazı şeyleri nasıl çöpe atacağını bilmektir.
Sana sunulan ya da ulaşabildiklerini filtreden geçirebilmektir.
(Ve sırf bu yüzden internet anti-kültürdür.
Çünkü hiçbir şeyi filtrelemez, olduğu gibi verir.)
İyi eğitimli insanlar (ben buna zamanı değerli olanlar diye ekleme yapmak istiyorum) ve entelektuel zekaya sahip olanlar seçebilenlerdir.

Belki “herkes bir fikirle doğar ve hayatı boyunca bunun peşinde koşar”ın benim için anlamı budur. Seçebilmek. Muhatap olacağım insanlardan, okuduğum kitaplara; dinlediğim şarkılardan, yapacağım işlere, uyanacağım saate kadar. Hepimizin amansızca peşinden koştuğu başarı kavramı da benim için bu kadar galiba; seçebilmek.

Patrizia haklı.
Gerçekten kime sorsam bir fikri var.
Daha iyi bir zamanda yapmayı düşündüğü projeleri var.
İşi bıraktıktan, para biriktirdikten, şu an yaptıklarından tatmin olduktan sonra çekip gidecekleri yeni hayatları da.
Ve fakat şu an bir adım atılmıyor, daha geniş zamanlar bekleniyor.
 
Gelecekte bir gün. Hangi gün kimse bilmiyor.
O gün gelene kadar sadece kendinden bahsediliyor.

Ben kendimde bunu keşfettiğimde günde 15 saat çalışıyordum.
Hafta sonları ve bayram tatilleri dahil.
Delirmiş gibi iki ay boyunca aynı şey üzerine çalışıyordum, insanlar iki gün sonra unutuyordu. 
Bir süre sonra çalışmak dışında, hayalini kurduğum hiçbir şeyi üretmediğimi, yapmak istediklerimi arkadaşlarıma anlattığımı fark ettim.
Tıpkı Patrizia’nın dediği gibi.
Sonra bir gün bir şey oldu ve kendime şunu dedim;
Nerede olacağını, kimlere ve neye vakit harcayacağını seç, telafisi olan şeyleri kaçır, iki saat az uyu ve ne yapmak istiyorsan yap!

Çünkü gelecekte bir gün, geriye baktığımda hayatımla ilgili bir tek şunu demek istiyorum; it's choice, not chance.


Inspirations Innocent Sorcerers Remix by SiStars on Grooveshark