Sunday, 17 November 2013

DIBBY DIBBY SONG - BROOKLYN FUNK ESSENTIALS


Gece 2 olmuş, hâlâ elimde kağıtlar, arka arkaya kelimeler yazıp üstünü çiziyorum. Filmlerdeki “iki satır karalayıp kağıdı buruşturma marifetiyle çöpe atma” artistliği yapmama 20 saniye var. Aklıma artık bir şey gelmiyor, geleni de beğenmiyorum, benim beğendiklerimi fikirlerine önem verdiğim insanlar beğenmiyor. Onlardan gelen önerileri ben beğenmiyorum. Bu beğenmemeler bizi bir yere götürmüyor, kendimi masada aynı şekilde otururken buluyorum. Fikir dediğini illâ peşinden koşunca bulacaksın, bir kere adam gibi kendiliğinden gelse olmuyor.

Reklam yazarlığı yaptığım yıllar boyunca kim bilir kaç markaya, kaç ürüne isim bulduğumu düşünüyorum. Arşivdeki dosyalara bakıyorum, “xx isim calismasi.doc” olanları tek tek açıyorum, basın ilanı metni yazmaktan sonra en sıkıldığım iş isim çalışması yapmak olmasına rağmen yeni çıkacak bir bisküvi için yüzlerce isim yazabilmiş olduğumu görüp hayıflanıyorum, yahu ben kendi söküğümü niye dikemiyorum?

Çalışma odama kardeşim sızıyor. Hâlâ isim bulamadığımı biliyor. “Abla amma düşünüyorsun, kültür-mültür işleri yapacaksın işte, rahat ol ya” diyor. Ve günlerdir Latince sözcüklerin kökenine kadar her yerde arayıp da bulamadığım isim odanın ortasına düşüyor, tutup yakalıyorum. Dükkânın adını resmen kültür mültür yani Culture Multure koyuyoruz.




Memleketteki kültür-sanat üretimi ve tüketiminin büyük bir kısmına çoktandır takıntılıyım. Bir caz klüpteki son derece neşeli bir jam session'ı dinleyen bazı insanların tavrına hastayım. Sahnedeki kopmuş, eğleniyor; senin ciddiyetin ne güzel kardeşim? Hele klasik müzik kitlesinin büyük hayranıyım. Sanırsın meclisteyiz, birazdan kanun hükmünde kararname okunacak, suratlarda öyle bir ciddiyet. Bienalde ya da sergilerde eserleri inceleyen suratlarda da aynı kibir var. Dinlediğin müziği, gördüğün bir eseri ciddiye almaya varım da, onu tüketiyor olmanın kibirini anlamam mümkün değil. O havalar her neyse, kime ise, keyif almıyor da acı çekiyor gibi gösteriyor insanı. Halbuki sanat sen onu anlamlandır, hayatının bir parçası yap, üzerine düşün ya da eğlen, tadını çıkar diye var.

Geçen gün bir iki arkadaşıma “memleketteki klasik müzik bariyerinin sorumlularından biri Hikmet Şimşek olabilir mi?” diye sordum. Huzur içinde yatsın, Hikmet Şimşek ve Pazar Konserleri benim jenerasyonumdaki birçok insanın kabusuydu.

Pazar dediğin Pazartesi’nin eyyamcısı, evde buram buram ütü kokusu, radyoda Orhan Ayhan sesi, kim bilir mikrofon o an hangi statta, Pazartesi ödevlerini biraz daha geciktirebilmek için mânâsızca arka arkaya açılan kalemler, banyoya en son girmek için oyalanmalar, Bizimkiler’i belki ama Parliament Pazar Gecesi sinemasını asla izleyemeyecek olmanın küskünlüğü ve tüm bu Pazar gıcıklığının ortasında biz daha pijamaları çıkarmadan iki dirhem bir çekirdek Hikmet Şimşek ve Pazar Konseri. Şimdi 30’larına gelmiş o insanları, klasik müzik konserine gittiklerinde burunlarına ütü kokusu ve akıllarına yetişmemiş ödevleri gelse kınayabilir misin? Kim bilir belki Pazar konseri değil de Cumartesi Konseri olsaydı kaderi başka olurdu. Klasim müzik konserlerindeki kitle de resmi gazete ciddiyetinde değil, senin benim gibi dinlediği müzikten keyif alıp etrafına şov yapmadan evine giden adamlar olurdu belki de.

Kültür tüketimini sadece kültür-sanat hayatının sadık kitlesi üzerinden değerlendirmek sığlık olur elbette. (Buraya akademik bir iki şey yazayım da mevzuyu ciddiye aldığım belli olsun :Konuyu kültür hayatına katılma hakkı ekseninde değerlendirmek lazım. Malumunuz, temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çeken bir birey, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayamaz. Daha sosyal adaletin bile olmadığı bir ülkede kültürel adalet sağlanamaz. Haliyle, böyle bir ülkede kültür ve sanat hayatı maddi olarak karşılayabilenlerin katılım gösterdiği aktiviteler olarak kalmaya mahkum olur. Hem bütçe ayıramayan hem de söz konusu aktiviteyi daha önce deneyimlememiş, bu yüzden ilgisi olmayan ve belki de hiç olamayacak birinin sadık bir kültür tüketicisi olmasını beklemek haksızlık olur.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 12bin aile üzerinde yaptığı araştırmaya göre; araştırmaya katılan ailelerin %79.6’sı birlikte hiç tiyatro ya da sinemaya gitmediğini söylemiş. Bu aileler muhtemelen her şeyi çok bilenlerin “halkımız kendisini hiç geliştirmiyor, kitap okumuyor efenim” diye söylendiği insanlardan oluşuyor. Maddi durumları elvermiyor olabilir, tiyatroya ilgileri olmayabilir, daha önce tiyatroya gitmedikleri için önyargıları olabilir, sevmemiş olabilirler… Sebebi her ne olursa olsun, var olan kültür-sanat hayatının belli bir zümrenin zevki ve ilgisiye sınırlı olduğunu düşünüyorum.

Ahmet Bey operaya gitmiyor mu? Opera ona gitsin.  
Bir parkta buluşsunlar mesela, bir tanışsınlar. Caza karşı bir önyargıları mı var insanların? Caz enstrümanları onların şarkılarını çalsın biraz, bir noktada bir araya gelsinler. Zira kamusal sanat, kamusal kültür yaratır. Paylaşılan ve birlikte tüketilen bir ortak kültür de zaten zengin olan kültürümüzü daha da güzelleştirir, kültür-sanat hayatımızı demokratikleştirir.

Culture Multure bu hevesle; birey, şehir ve toplum kültürüne fayda sağlayacak kültür-sanat ve spor projeleri üretmek ve sanatçılara, topluluklara, vakıflara kültür-sanat iletişiminde uzmanlaşmış yaratıcı bir ajans olabilmek için yola çıktı.

Gecenin bir yarısı dükkânın adı “Osman Sanat” olmasın diye çektiğim karın ağrısının nedeni ve Culture Multure’ın hikayesi budur. Hem ne demişti Tezer Özlü? “Kültür, bir şeye cesaret edebilme sorunudur.” Cesaretimiz Don Kişot’tan, siftah sizden, bereket allahtan. 

Dibby Dibby Sound from Brooklyn Funk Essentials on Myspace.


1 comment:

  1. Allah'ı katmayaydın, iyiydi.
    "Allah'ın adını verdim"

    ReplyDelete