Thursday, 12 September 2013

LIGHTS OUT, WORDS GONE - Bombay Bicycle Club



Hani karakterlerin sakarlığı ya da talihsizliği üzerine kurulu komedi filmleri vardır. Ben onları izlerken çok gerilirim. O insanın başına üst üste gelen şeyler beni çok strese sokar. Bir türlü komik gelemez bana o haller. Türlü sakarlıklardan, insanı sinir eden tesadüflerden, aptallıklardan çok utanırım ve filmi yarıda bırakırım. Tv kanallarındaki tuhaf programları da, youtube videolarını da izleyemem. Misal, evlilik programlarına, futboldan başka her şeyin konuşulduğu spor programlarındaki meczupluklara, Adnan Hoca ve şurekasına gülemem. Niyeyse bunlara gülmek, birinin sarhoşluğuna gülmek gibi gelir.

Son zamanlarda, saydıklarımdan daha gerçek ve daha korkunç şeylere tanık olmaktan ve bunu yaşatanlar adına utanmaktan bıktım. Yaşayan olarak utanmaya sıra bile gelemedi. O denli bıktım ki, her gün olan biteni okuyup, tahammül edebildiklerimi izleyip utanmaktan başka bir şey yapamıyorum.

Lodos çıktığında coşan, uyku düzensizliği ve çok bilgisayar başında oturunca azan migrenim otomatik olarak devreye giriyor artık. Her haber okuduğumda, her aklımın ve vicdanımın sınırlarını zorlayan vukuatta, her saçma Türkiye klasiğinde önce migrenim tutuyor, alnıma o migren bantlarından yapıştırıyorum, sonra sinirlenip bir sigara yakıyorum. “Haberleri izlerken, eş zamanlı televizyona küfür sallayan rahmetli dedem gibi oldum” diyeceğim ama ben o kadar küfür bile bilmiyorum. Madem küfredemiyorum bari iki satır yazayım diyorum, utanmaktan ve sinirlenmekten o kadar bitkin düşüyorum ki vazgeçiyorum. Kitaplara kaçıyorum.

Memleketten pek bir beklentim yoktu da, 30’lu yaşlarımın beni bu denli hayalkırıklığına uğratacağına hiç ihtimal vermemiştim. 

80’li yılların çocuğu olunca, 2000’li yılların bir halt olacağını zannediyorsun. Hep o Jetsons çizgi filmi yüzünden. Hep o Geleceğe Dönüş filmleri yüzünden. Bir bakıyorsun, insanlar diledikleri yere şıp diye gidebiliyor, bütün aletler son derece zeki, (muftakta ben düğmesine basmadan kendi başına tek bir şey yapamayan akıllı fırın gibi değil) canı isteyen zamanda yolculuk bile yapabiliyor. Bir kere arabalar uçuyor; insan düşünmüyor ki, 2000’lerde hâlâ sokakta birileri ölsün. 

Ortaokuldaki tarih kitaplarında beyliklerin, imparatorlukların anlatıldığı bölümler belli bir sıralamayı takip ederdi. Eğer yanlış hatırlamıyorsam şöyle bir şeydi; söz konusu beyliğin kuruluşu, gelişimi, yükselmesi, birtakım savaşları, yine savaşları, antlaşmaları, kaybedilen toprakları vs ve en sonunda da kültür-medeniyet bölümü. Nasıl bir saflık ya da aptallıksa o yaşlarda “yahu memleketin yanıyor, insanlar ölüyor, 5 sene savaş yaşıyorsun, belki evinin yakınına alevler düşüyor; sen hangi arada derede roman yazıyorsun, tiyatro oyunu sahneliyorsun, çanak çömlek yapıyorsun?” diye düşünürdüm.

Sonraları anladım ki; unutmamak belki de hep hatırlamak için tam da o günlere  dair şeyler bırakmak gerekiyor geride.

Sabah utanmak, öğlen öfkelenmek, gece haykırmak gerekiyor.
Seni her gün tüketenlere inat bıkmadan üretmen gerekiyor. 
İnançlı olmak yetmiyorsa, inatçı olmak gerekiyor.

Ve böyle günlerde Eduardo Galeano’nun şu sözüne kulak vermek gerekiyor: Sokağın sana söylediğini yap!


Lights Out, Words Gone by Bombay Bicycle Club on Grooveshark

* Fotoğraftaki Remington daktilo, babamın koleksiyonundan. 




No comments:

Post a Comment