Friday, 12 April 2013

Running Just Ahead of the Devil - Little Horse



10 gün içinde çok sevdiğim iki adam İstanbul’u şereflendirdi. 
Biri, kardeşimle yıllardır belirli aralıklarla üst üste tüm şovlarını aynı gün seyretmek ve kendi aramızda onun jargonuyla konuşmak suretiyle hastası olduğumuz Eddie Izzard. Diğeri, İstanbul’a geleceğini hiç düşünmediğim (Baudolino’yu yazdıktan sonra sebebi kalmadığı için) Umberto Eco.

İtalyan Kültür’ün önündeki şık İtalyanlar beni şaşırtmadı. Tıpkı Eddie Izzard’ın şovunda olduğu gibi İstanbul’daki expatlar hemşerilerini görmeye gelmiş. Bu durum, Almanya’daki gurbetçilerin Tarkan konserine akın etmesiyle aynı şey galiba diye düşünmeye çalışıyorum ama olmuyor.

İçeri teker teker aranarak alınıyoruz.
Niye? Çünkü hepimiz potansiyel teröristiz.
Havalimanı, avm girişleri, maç turnikeleri yetmez.
Basit bir konferans salonuna giriyor olsak bile düzenli olarak çantalarımıza bakılmalı, üzerimizdeki metal bir şey öterse dedektörden tekrar geçmeliyiz. Allah korusun her an bir şey yapabiliriz!  

Salonda enteresan bir kitle var. Sağımda bir İtalyan, solumda bir Türk ve önümde “off o kadar kültürlüyüz ki, bazen biz bile ne dediğimizi anlamıyoruz” tribinde bir çift. Ve hemen arkamda sürekli fotoğraf çeken bir grup genç kız.

Kulaklıklarımızı takıp oturuyoruz.
Bir gün önceki Boğaziçi Üniversitesi oturumunda, konuşmasını kısa kesmesi için alkışla protesto edilen Patrizia Violi bu kez temkinli. Kısa bir giriş yapıyor. Bir gün önce yayını internetten izlerken utanmıştım, onu orada bu kadar tedirgin görünce yine utanıyorum. Hayır, madem çok meraklısın Eco’ya, insan bir merak eder, konferansa gitmeden bir bakar mesela değil mi, kim bu kadın diye?
Niye Eco onu getirmiş mesela yanında?
Spiker mi bu kadın? Her milli aktivitemizi sunan Defne Samyeli mi bu?
Sen anca oradan tweet at, foto gönder, oradaydık de elaleme.
Derdin bu zaten.  

Tam da kafamdan bu geçerken Cemal Kafadar ve Umberto Eco, “hiper gerçeklik” üzerine konuşmaya başlıyor. Arka taraftaki kızlardan biri “abi bu ne ya, hep böyle mi konuşacaklar?” deyince yanımdaki Türk kadın ile birbirimize baktık. Ne desek boş.
Ne bekliyordun pardon? 
Eco, sana İtalyan şaraplarını mı anlatsın?
"İstanbul çok güzel, ben de Galatasaraylıyım" filan mı desin?
Bizim konferans kültürümüz bu işte; abi çok sıkıcı ya.
Gelme güzel kardeşim. Madem sıkıcı, sen gelme.

Salondan soru almaya başlamadan önce Eco, klasik  “12 stupid questions” kuralını hatırlatıyor. Mesela, “niye romanınıza Gülün Adı ismini koydunuz?” diye sormak yok. Zaten yıllardır bu soruyu soran herkese aynı cevabı veriyor; Pinokyo’nun telifi alınmıştı maalesef!

Umberto Eco kitapları üzerine tez yazmış bir adam, güzel bir soru soruyor.
Hemen ardından sanat tarihi bölümünde öğretim görevlisi olduğunu söyleyen bir kadının sorusu üzerine Cemal Kafadar’la Eco, nefis bir beyin fırtınası yapıyor. Tam önümde oturan “allahım inşallah yeterince entel görünüyoruzdur” çiftinin kadını “ya bu herif bu aksanla Harvard’da ders mi veriyor?” diyor.

Al işte, mal bu.
Takıldığı tek şey bu.
Senin baban whatevershire Earl’ü çünkü!
Adam Harvard’da ders veriyor, memleketin güleryüzlü iki üç entellektüelinden biri, kadının ilgilendiği tek şey adamın gayet normal Türk aksanı. Bu havaların altında nasıl insanlar olduğunu merak ediyorum. Kimsiniz acaba?
Hem bu nasıl çifte standarttır aklım almıyor.
Eco’nun İtalyan aksanlı İngilizcesi tatlı, Türkiye’de yaşayan kırık Türkçeli yabancının aksanı tatlı, bu niye değil?

Ben, her sorudan sonra birbirlerine gözlerini devirerek ve küçümseyerek bakan bu çifte kafayı takmışken, salonun en kifayetsizi kendini nihayet gösteriyor. Bilmemne üniversitesi ikinci sınıf öğrencisi kızımız sinirli bir ses tonuyla “Öncelikle akademisyenlerden hiiiççç haz etmediğimi söylemek istiyorum. Tabii Cemal Kafadar “kafasında” olanlar başka” diyor. (Son zamanlarda en tiksindiğim laf bu; “kafası.” Hay sizin kafanıza!) Yetmiyor, sesini biraz daha yükseltip Eco’ya “siz bir akademisyen olarak yıllarca biriktirdiğiniz tarihi belgeleri bize roman olarak okuttuğunuz ve popüler kültüre hizmet ettiğiniz için mutlu musunuz?” diyor. (Kendisi bu sorunun pasını Eco’nun “yıllarca okuduklarımı, biriktirdiklerimi romanlara çevirebildiğim için çok şanslıyım” cümlesinden aldı.)

Salonda bulunan İtalyan konsolos dahil hepimiz dönüp bu soruyu soran kıza baktık. Bütün salon. Istisnasız. Yanımdaki Türk kadın kendini tutamayarak “ne diyor bu salak?” dedi. Eco sadece güldü. “Bunu bir soru değil, iltifat olarak kabul ediyorum, teşekkür ederim” dedi. Hayır, madem Eco’ya popüler kültür sorusu soracaksın azıcık çalış. Adamın medyatik popülizm üzerine bir sürü makalesi var, bizzat kitabı var. Onun kavramlarını anlamaya çalış, öyle sor.
Yok, amaç üzüm yemek değil ki.

Çok tuhaf değil mi?
Çoğumuz ileride ne işimize yarayacağını bilmediğimiz okullarda okuyoruz, sonra “ben bu işi yapıyorum da ne oluyor?” dediğimiz işlerde çalışıyoruz. Hepimizin hayali öğrendiklerimizi, her gün yaptıklarımızı bir şeye dönüştürmeyi başarabilmek. Bu şekilde “boşuna uğraşmamışım, vakit kaybı değilmiş” diyebilmek. Bunu layığıyla yapmayı başarmış birine hesap sormak çok komik.
Dahası, beğenmediğini açıkça belli ettiğin birinin konferansına ona laf sokmak için gelmek daha komik. Ben Serdar Ortaç konserine gitsem ve ona “bize bu tuhaf şarkıları dinlettiğin için mutlu musun?” diye sorsam, bana “dinleme o zaman güzel kardeşim allah allah!” dese haklı olmaz mı?

Çok basit aslında.
Beğenmediğiniz, onaylamadığınız insanları okumayın.
Onları takip etmeyin.
Onlardan bir beklentiniz yoksa da laf sokmayın.
Ya da yapın. Ve tadını çıkarın.
Zira anlatacak en iyi hikayeniz bu olacak.
Yarın öbür gün aptal bir şirketin bilmemne departmanına girecek ve her gün “ben niye bu işi yapıyorum” dediğiniz bir meslekte ömrünüzü çürüteceksiniz ve inanın bana hayatınız boyunca tek başarınız “biliyo musun ben bi keresinde Umberto Eco’ya bunu demiştim” demek olacak.

Eco, konuşmasının sonlarına doğru hocalarından birinden bir alıntı yaptı;
Her insan bir fikirle doğar.
Ve ömrü boyunca bu fikri kovalar, bu fikirle yaşar.
Hani bizde “fikri neyse zikri odur” diyorlar ya, o hesap. 
Eco'ya o soruyu soran kız gibi etrafımda amaçsız zikirlerini gördüğüm insanların keşke bir fikri olsa. Ama yok. Hiçbirinin fikri yok. Zaten artık gerek de yok. Fikir bulanlara, fikri olanlara, fikrini yaşatmak için uğraşanlara çamur atmak ata sporumuz. 

"Hiçbir şey yapmayayım ama her şeye laf edeyim."
Yüzyılın fikrini bulmuşsunuz, zikriniz budur tebrik ederim.
Çürüyüp gidecek kariyerlerinizde, sıkıntıdan patladığınız; nereye saldıracağınızı bilemediğiniz hayatlarınızda ve havalı sosyal medya hesaplarınızdaki hiper gerçekliğinizle mutluluklar dilerim.

Hayatınız boyunca kendi fikrinizi aramayın. Ya hep bulunmuş fikirlerin peşinden koşun ya da fikir sahiplerine çamur atmakla boğuşun.
Böylece yorulmazsınız, hem saçınız da bozulmaz. 

* Bu vesileyle laf sokmanın zeka gösterisi olduğunu zannetmiş/zanneden herkese selam ederim. Keşke benim gibi Eco’nun ve Violi’nin sınıfına girecek kadar şanslı olsaydınız. Keşke, ilham alabileceğiniz insanlar çıksaydı karşınıza. Ya da karşınıza çıkanları kendiniz kadar beğenmeyi başarabilseydiniz. 







No comments:

Post a Comment