Sunday, 17 February 2013

TO THE SOUND - MICATONE



Yıl 1998. West Sussex, İngiltere.
Whyke Lane’den Chichester meydanına doğru yürüyorum.
Hava yine yağmurlu, zaten hep yağmurlu. Okula nasıl geç kalmışım belli değil, saat 9’u geçmiş, 10’a koşuyor, ben koşmuyorum. Kulağımda bangır bangır “While my guitar gently weeps”, tepemde kapkara İngiliz bulutları, kafam kim bilir nerede ağır ağır yürüyorum. Yine yanlış şarkıyı seçmişim yürümek için. Sınıfa girmeden direkt Mrs Davies’in odasına girip aslanlar gibi “being on time” başlıklı nutuğumu yiyorum. Kulaklığımı takıp her dinlediğimde şarkının bana verdiği his bugün bile aynı; “Ben hiçbir zaman geç kalmam, birileri mutlaka benden önce gelir.”

Güzel bir şarkının tadı paylaşmadıkça çıkar; kulaklığınızla dinlediğinizde. Kulaklıkla müzik dinlemek gitaristin tellere sürten tırnak sesini, klarnetçinin nefes alıp verişlerini duymanızı sağlar. Ve elbette dışarıdaki ve kısmen kafanızdaki diğer sesleri bastırmanızı. Hatta öyle şarkılar ve albümler olduğuna inanıyorum ki sanki dinleyen kendine saklasın, sadece kulaklıkla dinlensin diye yapılmış.

İnsan, İstanbul kadar gürültülü ve aksiyonun hiç eksik olmadığı bir şehirde yaşıyorsa ve yürümeye elverişli olmayan sokaklarında, caddelerinde bile yürüme inadı gösteriyorsa, çantasına ilk ipod’unu atıyor. Bir zaman önce yeşil montunun küçük cebine önce walkman, sonra discman sığdırdığı okul günlerini de unutmuyor tabii.

Okula giderken vapurda dinlenecek şarkılarım vardı. Okulun bahçesinde dinlenecek şarkılar. Taksim’den Galatasaray’a inerken fonda çalacak şarkılar, evden Suadiye sahile inerken dinlenecek şarkılar, Moda’ya yürürken dinlenecek şarkılar, otobüs şarkıları, uçak şarkıları… Listem böyle uzar giderdi. Hâlâ da öyle. Taksiye biner binmez, gideceğim istikamete göre hangi şarkıyı dinleyeceğimi bilirim mesela.

Bir şehre gitmeden önce de kendime mutlaka bir playlist yaparım.
Orada dolanırken hangi şarkıları dinleyeceğimi kafamda tasarlar, yola çıkmadan bir gece önce hazır ederim. Şehirleri şarkılarla tanımak, olan bitene fonda güzel bir şarkıyla tanıklık etmek, şarkılarla sokaklarını keşfetmek, şarkılarla hatırlamak, kulağını tüm seslere kapatarak, elinde bir harita olmadan (ki zaten harita okumayı beceremem) sadece müziğin çizdiği yollarda kaybolmayı çok seviyorum.

MoodTrack fikrini ve devamında bu bloğun temellerini atan bu hisler, 
City Shot’taki “Şehir Sesleri” adlı köşemin de çıkış noktası oldu. 

Şehir Sesleri; şehrin tuhaflıklarına, kalabalığına, gürültüsüne, trafiğine, sürprizlerine, nereden çıkacağı belli olmayan hikayelerine bir fon müziği arama çabası.

Şehir Sesleri, kulaklığımızı takıp, kalabalığında kaybolduğumuz büyük şehri küçük hikayelerde bulma tesellisi.

Şehir Sesleri’ni ve City Shot’u takip etmek isterseniz, bekleriz.





 



No comments:

Post a Comment