Monday, 18 February 2013

IF I EVER FEEL BETTER - PHOENIX



Bugün eski bir arkadaşım aradı.
“Geçenlerde Nardis’e gittiğimde aklıma sen geldin” dedi.
En son ne zaman Nardis’e gittiğimi hatırlayamadım.
Festivaller ve yaz konserleri olmasa konsere gittiğim de yok eskisi gibi. Galatasaray’ın İstanbul’daki her maçına gitmeyi bırakalı da 3-4 sene oluyor. Daha önce ayağımı hiç kesemediğim güzelim Ada’ya en son Dilek’le gitmiş, içimize sindiremeden dönmüştük.

Bugün eve dönerken fark ettim. Hamster oldum ben. Kafesin içinde, hiçbir yere gitmeyen o tekerlekte dönüp duran şapşal bir hamster. Resmen yaşadığım çevrede bir çember çiziyorum. Ev, Maslak, market, ev, eve yakın restoran, sahil, ev, Maslak, market, eve yakın restoran, Kanyon, sahil, ev, market…böyle gidiyor. 

Çok değil bir zaman önce Suadiye’den kalkıp akşam vakti Taksim’e gidebiliyor, 5 dakikada hazırlanıp evden çıkabiliyor ve bir güne bir sürü şey sığdırabiliyordum. Şimdi yapamıyorum. Vaktim olsa da yapasım gelmiyor, sabah kalkınca gelir gibi oluyor, saatler ilerledikçe o istek geçiyor. Geçen gün evden çıkmak için hazırlanıp üç defa vazgeçmem gibi. Kendimi aynı masada, aynı pencerenin önünde yazarken ve akabinde aynı koltukta kitap okurken bulmam gibi.

Konuyu yaşlanmaya bağlamaya niyetim yok, 30’u birazcık geçtik diye tribe girecek değilim. Sadece ara sıra düşünmeden edemiyorum, o enerji nereye gitti?

Bir gün saatlerce “ıssız bir adaya düşsek önce kimi yeriz?” diye tartışmıştık. 
Et yemediğim için tadımın bir halta benzemeyeceğinden emin olmalarına rağmen en önce beni yemeye karar vermişlerdi. Gerekçe de şu; “sen insanı rahat bırakmazsın; yok ot toplayalım, yok meyve buldum, gelin ev yapalım, yok denize girelim." İki saate kadar gemi geldi geldi, gelmedi seni yeriz kusura bakma” kararıyla sonuçlanmıştı mânâsız tartışmamız.

Hiçbir şey hakkında saatlerce konuşabiliyorduk. Şimdi en ciddi şeyi dinlemeye çok az tahammülüm var. Toplantılar “tamam biz sana mail atarız” diye başlasın ve o an bitsin istiyorum. Kimse bana uzun uzun bir şey anlatmasın, kısa mesajlaşalım istiyorum. Gideceğim yer eve yakın olsun, yolda trafik olmasın, eğer olursa taksici kimsenin bilmediği arka sokakları bilsin istiyorum.

Bunun adı yorgunluk mudur, bezginlik midir, uyuzluk mudur bilmiyorum. 
Ama sıkıcı olduğu kesin.

Yazar olarak çalışırken daha çok eğleniyordum.
Müziğimi açıyor, sakin sakin senaryomu yazıyordum.
Toplantı mı var? Bana ne, siz girin efendim, ben yazıyorum.
Tartışma mı var? Bana ne, bitince çaldırın, ben yazıyorum.
Bu kadar basitti. Bütün enerjim bana kalıyordu.

Şimdi tek yaptığım dinlemek, anlatmak, okumak, anlamak, konuşmak. 
İşim en basit tabiriyle bu.
Yapacak bir şey yok ama bazen gerçekten bunalıyorum. 

Bazen biz ciddi ciddi toplantı yaparken cebimden bir penguen çıkarıp masaya koyayım istiyorum.
Ya da ne bileyim bir anda odayı sincaplar bassa da olur.
Hani en olmadı biz müşteriye sunum yaparken, içlerinden biri nefis bir şekilde delirsin ve masanın üstüne çıkıp göbek atsın istiyorum.
Herkes boş boş power point sunumuna bakarken bir anda içeri Sabri girsin, bize üçlü çektirsin istiyorum.
Çünkü bazen aşırı sıkılıyorum.

Hatta bazen o kadar sıkıcı oluyorum ki rüyalarımı bile ppt olarak görüyorum. Uyanmadan önce gördüğüm son şey "teşekkürler" yazısı oluyor.


Bu yazıyı birlikte çalıştığım arkadaşlarım okuyup üzerlerine alınmasınlar. 
Sorun sizde değil, bende hiç değil. Kader faşist :) 

 









No comments:

Post a Comment