Friday, 28 September 2012

CARIOCA - CAETANO VELOSO



İnsanın baş etmeye boyunun ya da gücünün yetmediği doğal afetler, hastalıklar, ölüm gibi olaylar dışında, dünyanın en büyük yalanlarından birinin "elimden bir şey gelmez / gelmiyor" demek olduğuna inanıyorum.

"Bilmeme yapmak istiyorum ama yapamıyorum, elimden bir şey gelmiyor."

"Yardımcı olmak isterdim ama maalesef elimden bir şey gelmiyor."

"Daha mutlu bir insan olabilirim ama bazen elimden bir şey gelmiyor."

"Bazı şeyleri değiştirmek isterdim ama elimden bir şey gelmiyor."

Bu cümlelerin tamamı çok bin kere duymuşumdur, kim bilir belki bir iki tanesini bizzat söylemişimdir.

Düzenli olarak aydınlanmama vesile olan bu tuhaf sene sayesinde, günlük hayatta çok kolay sarf edilen "elinden bir şey gelmeme" durumunun, cümleye maruz kalan insanda (o kişi kendimiz de olabiliriz) küfür etkisi yaratan bir bahane olduğuna iyice inanmış durumdayım.

Söz konusu bahanenin kaynağı da; yersiz teslimiyet, uydurulmuş mahkumiyet, "konfor" hissi altına saklanmış korkaklık, eser miktarda tembellik, bünyenin ürettiği gönülsüzlük ve bazen sadece "gıcıklık" olabilir.

Fotograftaki beyefendi, piyanist Paul Wittgenstein. Kendisi sağ kolunu Birinci Dünya Savaşı'nda kaybediyor ve sol eliyle piyano çalmaya başlıyor. Ünlü besteciler sadece onun için sol elle çalınabilen eserler besteliyor. Paul Wittgenstein'ın sağ elinden "gerçekten' bir şey gelmiyor ama sol elinden gelenler onu tarihe geçirmeye yetiyor da artıyor bile.

"Elinden geleni yapmak" deyiminin en anlamlı hallerinden biri bu olsa gerek.

Eminim Paul Wittgenstein, piyanonun başına her oturduğunda, her iki eliyle Ravel çalmak istemiş ama elinden gerçekten bir şey gelmemiştir.

Her "elimden bir şey gelmiyor" dediğimde ya da "elimden geleni" gerçekten yapıp yapmadığımı sorguladığımda ve bu iki cümleyi her duyduğumda Wittgenstein'i hatırlıyorum.

"Elimden geleni yaptım" dediğimde sahip olduğum her iki eli yeterince çalıştırıp çalışmadığımı sorgulayabilmek için...

Ve "elimden bir şey gelmiyor" dediğimde doğru elimi kullanıp kullanmadığımdan emin olmak için.


Carioca by Caetano Veloso on Grooveshark








Monday, 24 September 2012

DIASPORA - OMEGA VIBES feat. GLYKERIA



-     
Rastgele amca, balık var mı?
- Yok valla kızım. Sabahtan beri buradayım. Bekliyorum.
- Kolay gelsin.
- Sağ ol, bekliyoruz işte.
- “Balık, onu bekleyene gelirmiş” di mi?
- Kim demiş bunu?
- Ben diyorum. Öyle değil midir?
- E tabii. Bekleyeceksin, sabredeceksin, kızmayacaksın.
- Nesine kızacaksın ki zaten? Avlanmıyor diye balığa mı? Balık yok diye denize mi? Tutamıyor diye oltaya mı?
- Kendine. Kendine kızmayacaksın. “Gelmiyor” diye vazgeçmeyeceksin.
- Gerekirse akşama kadar bekleyeceksin yani?
- Ne akşamı? Günlerce bekleyeceksin.
- Oltayı at, bekle, balık mutlaka gelir diyorsun yani?
- Evet, gelir. Küçük de olsa, büyük de olsa gelir. Bak, balık tutmak öğrenilir, en havalı olta parayla alınır ama beklemeyi bilmiyorsan bunlar bir halta yaramaz. Beklemeyi bilmeyen balık tutamaz.
- Hayatımız sabır be amca. Onu bekle, bunu bekle. Değişsin diye bekle, değiştirmek için bekle, başlamak için bekle, anlasınlar diye bekle, bekle de bekle...
- Bekle bekle de... Sen, oltayı attın mı denize?
- Eee... Bilmem, atmadım galiba.
- E ne halt yemeye bekliyorsun o zaman?  

Bu diyalog bir saat önce fotograftaki amcayla aramızda geçti. Kendisi fotografını “sinsice” çekmeme hiç ses çıkarmadı. 20 dakika kadar takıldım yanında, hâlâ bekliyordu. Oltayı atmış tabii denize, niye beklemesin? 


Diaspora by Glykeria (Omega Vibes ) on Grooveshark



Saturday, 22 September 2012

SAVED - BOB DYLAN



Her şey aslen tanışmadığımız, twitter’dan karşılıklı takipleştiğimiz bir arkadaşı dışarıda görmemle başladı. Twitter’da takipçisi boldu. Kendi fotograflarını post eder, kimi zaman gündem hakkında yorum yapar kimi zaman da “eski sevgililerim bilmemneydi…” (çoğul takısına dikkat) türünde tuhaf cümleler kurardı. Aşırı özgüvenli, herkes ona deli divane, çok yetenekli ve bir o kadar da zekiydi. Yani öyle görünüyordu, demek ki öyle biriydi.

Bir gün kendisini dışarıda gördüm. Ve anında tanıdım.

Kural 1: takipçilerinize sürekli kendi fotonuzu gönderin ki, sokakta küçük de olsa bir “celebrity” tatmini yaşayın.

Yanında uzun boylu bir adam vardı. Kahve alıyorlardı. Ben de dışarıda küçük bir masada oturuyordum. Kahvelerini alıp geldiler, mekanda tek bir boş masa ve tek bir sandalye vardı. Uzun boylu adam, hiç tereddüt etmeden sandalyeye oturdu, kızcağız ayakta kaldı. Elinde kahvesi etrafına “boş sandalye var mı?” bakışı attı, bulamadı. Adam yerinden kıpırdamadı, masamın üzerindeki kültablasını adamın kafasına atasım geldi. Sonra kız “neyse canım ben de böyle dururum” dedi. O an dünyam yıkıldı. 

Tam karşımdaki görüntü şuydu; küçük bir masa, masanın tek sandalyesinde oturan bir hıyar ve karşısında ayakta duran bir genç bir kadın. Omzunda çantası, elinde kahvesi ve bir yandan yakmaya çalıştığı sigarasıyla yaklaşık 10 dakika boyunca dikildi masanın öbür tarafında. Adam yerinden kıpırdamadı bile.

Twitter’da eski sevgililerini nasıl dize getirdiğinden sıklıkla bahseden “çok takipçili, çılgın ve yaratıcı” kıza içim acıdı. İşim bitmemesine rağmen sırf bu görüntüye gıcık olduğum için kalktım, sandalyemi o tarafa doğru ittim. Teşekkür ederek aldı sandalyeyi, beni elbette tanımadı.

Kural 2: bir twitter celebrity’si ile aynı mekandaysanız mutlaka varlığınızı belli edin.

Ben kafeden çıkmış taksi beklerken twitter’a yeni bir şey yazdığını gördüm. Kendi durumundan bağımsız yine güzel bir aforizma patlatmış. Kendisini o anda unfollow ettim, eminim çok umrundadır! 

Olduğundan farklı görünmek nasıl bir tatmin yaşatıyor insanlara bilmiyorum. Kim kimi kandırıyor ya da o kişi kendini kandırıyor da biz mi maruz kalıyoruz onu da bilmiyorum. Birebir tanımadıkları insanlara “bak nası harika bir hayatım var, bak nası süper bi insanım” demek ve bunu kanıtlamaya çalışmak yorucu olmalı.


Kural 3: sürekli gittiğiniz tatilleri, konserleri, mekanları ifşa edin, sosyal hayatınızın ışıltısından gözler kamaşsın

Uzun zamandır, birebir tanıdığım insanların girdiği haller de beni bazen güldürüyor bazen sinirlendiriyor. Hiç okumadığı ve asla okumayacağı bir kitaptan alıntı yapanlar, meslek hayatında yarısını bile yapamadığı işlere bok atanlar, bir anda modaya merak sarıp kılık kıyafetinin fotografını çekenler, sürekli kendi fotoğrafını çekip koyanlar…

Kural 4: Unutmayın, doğru instagram filtresiyle hepimiz rock star gibi görünebiliriz.

… gündelik hayatında canını sıkan şeylere “reel” tepkiler vermeyi asla beceremeyip klavyeden sallayanlar, ruh durumunu paylaşanlar...

Kural 5: ilgi çekmenin en etkili yöntemlerinden biri mutsuz ya da direkt depresyonda olduğunuzu anlaşılmaz sözlerle (dolaysız söylerseniz vakit kazanırsınız) belirtmektir. Biri mutlaka “canım neyin var?:(“ diye atlayacaktır. Hasta olduğunuzu söylemek de işe yarar, kolundaki serumun fotoğrafını çekip twitter’a koyan insanlar tanıyorum.

En acıklısı ise kendilerine ya da yaptıkları işe yazılan sevgi, teşekkür, övgü mesajlarını RT edenler. Eskiden ayıptı kendini övmek hatta utanılırdı bundan. Şimdilerde pek çekinilmiyor. 

Kural 6: size yazılan “harikasın, yine çok güzel xxx yapmışsın” mesajlarını tüm takipçilerinize gönderin; ne kadar başarılı, güzel vs. olduğunuzu herkesin gözüne sokun. Hiç utanmayın, tevazu filan göstermeyin. Kendinizi sevdirmeniz ve ne kadar “bilmemne” olduğunuzu kanıtlamanız gereken xx takipçi var, malum.

Fanatizm ayarını da unutmayalım. Bizzat, Galatasaraylı arkadaşlarımı abuk sabuk küfrettikleri için; Fenerli arkadaşlarımı akıl tutulmasından bir türlü çıkamadıkları için; politik olarak kendilerini küfredek ifade eden arkadaşlarımı ekranımda agresyon görmekten bıktığım için hiç çekinmeden unfollow ettim, yine ederim. Yine mesela, iki tane yürüyüşe katılıp “biz buradayız, siz neredesiniz?” diye hesap soranları da anında sildim. 

Kural 7: Toplumsal önem arz eden her türlü etkinliğe katılın, katılmasanız bile “ben gidemiyorum ama… işim olmasa kesin orada olurdum” filan gibi bir açıklama yazın. Gitmeyenleri kınayın.

Altında “Benimle ilgilenin ya da beni merak edin” mesajı olan paylaşımlara da ayrıca hastayım. Çok mu yalnız bu insanlar anlamıyorum ki? Arayın birini, “canım sıkılıyor gel dertleşelim, kahve içelim” diyin gitsin. Ama pardon o zaman takipçilerin nasıl haberi olacak değil mi?

Kural 8: Çok anlaşılmamasına özen göstererek bir şey söyleyin ama hemen arkasından eminim anlıyorsunuz tarzı bir yaklaşımla devam edin. Örnek cümle; Şimdi her şey çok farklı olacak! Bütün sincaplar ve kabuklu yemişler de… Anladınız siz onu… Bir allahın kulu çıkıp da size “anlamadık ulan, ne diyorsun?” demeyecektir.

Geçenlerde bir arkadaşım kitap okuduğu kafeden foto çekip yollamış. Aradım. “Kitap okuduğunu bildirmen harika oldu, şu an kadın programı izliyorsun diye şüpheleniyorduk biz de, çok şükür ki entellektüelsin” dedim. Güldü. “Canım sıkıldı” dedi. İşte bu, can sıkıntısı. “Biri ortaya bir laf atsın da iki satır muhabbet edelim”in ara pası. Yoksa, niye tek başına kitap okuyan bir insan okuduğu kitabın fotosunu çekip “hey millet bunu okuyorum” desin ki? Aa, bir dakika etrafa gösterilmesi gereken ve beslenilmesi gereken entellektüel kaygılar da var değil mi?

Kural 9: Okuduğunuz kitabı, gittiğiniz semineri, galeriyi mutlaka etrafa gösterin, sizi aptal sanmasınlar. Popüler yazarlara çamur atmayı unutmayın.

Atılan İngilizce tweet’leri de seviyorum. Normalde iki satır ingilizceyi güç bela konuşanların İngilizce yazması ya da alıntılaması çok hoşuma gidiyor. Söz konusu aforizmadaki kelimelerden birini nasıl telaffuz edeceğini hayal edip eğleniyorum. (iğrenç bir insanım, evet) Yine mesela hayatının bir döneminde yurtdışında yaşamış ya da aynı şehre birden fazla gitmiş insanların mesajları da beni çok eğlendiriyor. 

Kural 10: İsterseniz iki aylık dil kursuna gidin “New York bıraktığım gibiydi” ya da 2 sene bir şehirde yaşamış olun “Londra, Paris vb özledim seni…” gibi tweetler atın, takipçileriniz “vay be adam/kadın, Avrupa/Amerika görmüş diyerek kesin size hayran olacaktır! Tam bu noktada Zeynep Barlas’a selam ederim.

Ünlülerle interaksiyon da mühim. İster blog ünlüsü olsun ister oyuncu, şarkıcı vs. karşılıklı tweetler ne hikmetse paylaşılıyor. Hayır, ünlü arkadaşın olunca ne oluyor? 

Kural 11: “Bakın ne kadar ünlü ve başarılı arkadaşlarım var” şovu size çok puan olarak dönecektir! Unutmayın, herkesin çok umrundasınız.

Ünlülerle (aslında sadece ünlülerle değil, bizzat tanımadığınız insanlarla da diyebiliriz) negatif iletişim de önemli. O “fake” kimliklerin arkasına saklanarak herkesin herkese dil uzatabildiği “çok özgür!?” bir dönemdeyiz malum.

Kural 12: Bir ünlüye ya da tanımadığınız birine, bir yerde görseniz yüzüne söyleyemeyeceğiniz şeyleri, kendisini de “mention” ederek söyleyin. Hesap sorun, ahkam kesin, “senli benli” konuşun, arkasından atıp tutun, nasılsa yolda görmeyeceksiniz, görseniz bile o sizi tanımayacak.

Bir zaman önce kafayı taktığım kavramlardan biri de; gerçek hayatta karşılık bulamamış karakterler. “Twitter’da asi kız, ilişki uzmanı kız, çok can yakan kız ama bir kafede karşısındaki adam yayılmış otururken karşısında ayakta duran kız” gibi. (bakınız yazının hayli üstte kalan girişi) 

Kendine ve hayatına başkalarının gözünden bakmak, bulduğu her platformda kendini ifade etmek için çırpınmak, aynaya baktığında nasıl göründüğüne değil de başkalarının gözünde nasıl göründüğüne kafa yormak insanı bu hallere sokuyor işte. 

Sorsanız herkes “kendi olmak, kendi olabileceği yerlerde çalışmak, kendi olabileceği insanlarla bir arada olmak” için yanıp tutuşuyor ve fakat etrafımda tam tersini görüyorum. Kendin olmak yok, kendini ifade etmek var. “Kendin olmadan neyi ifade ediyorsun?” sorusunun cevabı yok. Ve tüm bunların temelinde “can sıkıntısı, tatminsizlik ve yalnızlık” var.

Geçen gün bir arkadaşımla yemek yerken ona şunu söyledim; “aynı şeyi yiyoruz ama sen öyle iştahlı yiyorsun ki, sanki senin tabağındaki daha güzel” Başkalarının hayatı da o hesap. 

Oysa buradaki kilit nokta şu; benim kıskandığım şey Ferhat’ın tabağı değildi, onun iştahıydı. Tabak bulmak kolay ve fakat iştah edinebileceğimiz bir şey değil.

Bazı insanlar bunu çok güzel yapıyor; sağdan soldan attığı fotoları, yazdıklarını, paylaştıklarını kendini başkalarına farklı sunma kaygısıyla değil, hakkikaten iştahları yerinde olduğu için yapıyorlar.

Ve bence asıl sosyal medya kuralı da şu; Anlaşılmaz cümleler yazın sizi “dahi” sansınlar, “arıza” görünün size aşık olsunlar. 

Çünkü kimse bizzat tanıdığına kolay kolay hayran olmaz, mutlaka bir kusur bulur. Tanımadığı insanlar, bilmediği hayatlar daha caziptir, o da ne kadar “dolu, eğlenceli, renkli”dir; o insan ne kadar “şık, seksi, cool, aykırı”dır anca o kadar değerlidir. Bu değeri keşfetmek için tanımak, tanışmak gerekmez; uzaktan görünen yeterlidir. Yakından bakınca kimse o kadar “cool” görünmüyor çünkü.

Kendimi “sıradan” ve "sıkıcı" bulduğum bu dönemde, başkalarının renkli hayatı önünde saygıyla eğiliyorum. Kendine böyle bir imajlar yaratabilmeyi, kendini bu kadar mühimsemeyi, her fikrini/ruh halini merak eden insanların olduğunu düşünmeyi hatta okuduğun kitapla ilgilenecek birileri olduğunu sanmayı aşırı kıskanıyorum. (ciddiyim)

Ve evet çok güzel görünüyorsunuz, hayatlarınız çok tatlı, işlerinizde çok başarılısınız, twitter'a ve bloglarınıza yazdıklarınız çok dahice, çok sanatsal, çok aforizmatik. (Gerçekten bazılarını anlamakta güçlük çekiyorum. Hep bir gizem, bir depresyon, bir kaygı. Yazmak değil, resmen sayıklamak. Tam bu noktada “Ulysses okudum anladım, sizi anlamıyorum” diye tweet atmam lazım, kesin bir iki puan kazanırım ama çok üşeniyorum.)

Aman neyse, benimki de kıskançlık işte.
Zira sorun tabakta değil bende, benim “iştahım”da hayır yok.
Allah herkese “iştah” versin. Yiyen bulunuyor nasılsa. 

Saved by Bob Dylan on Grooveshark


Wednesday, 19 September 2012

LOWDOWN - BOZ SCAGGS


- Hayır, bu üzerinde iki adet köprü bulunan su birikintisi nehir değil.
- Evet, gece ışıklandırıyorlar, hatta tüm şehir bir “çin kerhanesi”ni andırıyor.
- Hayır, nüfus 5-6 milyon değil, 15 milyonun üzerinde.
- Evet, trafik hep böyle.
- Hayır, taksiler gayet normal kullanıyor, niye mideniz bulanıyor anlamıyorum?
- Evet, biz Avrupa kıtasındayız; evet, karşısı Asya.
- Hayır, karşıya geçerken pasaportlarınızı yanınıza almanıza gerek yok.
- Evet, çok kalabalık.
- Hayır, gece de kalabalık.
- Evet, metro her zaman böyle.
- Hayır, tek metroyla bütün şehre ulaşamıyorsun, maalesef sürekli aktarma yapmamız gerekiyor.
- Evet, Beyoğlu hep böyle.
- Hayır, gece de böyle.
- Evet, polis.
- Evet evet, panzer.
- Evet evet, normal.


Yurtdışından gelen eski sınıf arkadaşlarımla İstanbul turu yaptık bir iki gün.
Şehri ilk kez gören gözlerine baktım.
Büyülendiler, şaşırdılar, sevdiler, sordular, anlamadılar, tanıdık izler gördüler, hiç bilmedikleri şeyler gördüler, meraklandılar, bazen korktular, bazen tüm bu hislerin hepsini aynı anda tattılar.

Sordukları onca soruya hiç sıkılmadan cevap verdim. Cevap veremediğim tek şey “siz bu şehirde nasıl yaşıyorsunuz?” sorusu oldu. Şehrin tamamında yaşamadığımızı, herkesin kendine göre bir “zone” edindiğini ve etrafında daire çizdiğini; bizi ayıran şeyin sadece Boğaz olmadığını, bizi birleştirmek için iki köprünün yetmediğini, zaten İstanbul’da yaşamanın değil, nasıl yaşıyor olduğunu etrafa göstermenin daha matah bir şey olduğunu anlatamadım. Anlatamazdım. Onun yerine Sultanahmet’e gidip turistçilik oynadık. Ayasofya’nın camiye çevirilmesini anlatmak daha kolay geldi ama anladıklarından emin değilim. Ama şaşırmadım. Memleketi ben anlamıyorum, onlar nasıl anlasın?

Foto: İlker Uzuner

Lowdown by Boz Scaggs on Grooveshark



Tuesday, 4 September 2012

DREAMER - S-TONE INC


Kendimi en güvensiz hissettiğim yerler sırasıyla; banka, noter, kuaför, market, alışveriş merkezlerinin beyaz ışıklı mağazaları, semt pazarları ve minibüslerdir.

Bankada anlamayacağım bir şeyler söylerler, ben salak gibi görünürüm, "şimdi nasıldı o faizler acaba?" gibi bir şey derim ve bana çaktırmadan arada sigorta filan satarlar diye,

Noterlere sırf gıcık olduğum için - kim olduğumu permalı bir kadına onaylatmak koyuyor bana-

Kuaförde, saçımı araba camı fırçalar gibi yıkayan 18 yaşındaki, tuhaf saç kesimli kalfalar ve sinirli manikürcülerden çekindiğim için - bazen çalışanları azarlayan kadınların negatif enerjisinden bıktığım için (hayır, saçının önü daha az dalgalı oluversin, ne olucak? ne bağırıyosun?)

Markette ne alacağımı unuttuğum ve almam gereken şeyleri almadan eve dönmeyi başardığım için - evde niye üzerinde penguen olan bir kavanoz var hiç bilmiyorum.

Beyaz ışıklı mağazalarda migrenim azdığı ve kötü müzikleri yüzünden ihtiyacım olan hiçbir şeyi doğru zamanda alamadığım için - indirim zamanlarında pazar yerine dönen tezgahlarda "önce ben gördüm taaam mııı?" oyununu beceremediğim için-

Semt pazarlarında "gel abla gelll, 2 Lira olduuu!" diye bağıran satıcılardan ve kalabalıkta sürüklenip kendimi bir anda Gebze'de filan bulurum diye korktuğum için

Minibüslerde, arka sıralardan omzumu dürtmek marifetiyle "iki kişi uzatır mısınız?" dendiğinde önce bana dokunulmasına gıcık olduğum; sonrasında elalemin parasının üstünü kendi parammış sorumluluğuyla takip ettiğim ve gerildiğim için - şoförü dikiz aynasından kesmek suretiyle- ve sinirle sorulan "bozuk yok mu?" sorusuna her seferinde gergin gergin sırıtarak karşılık verdiğim ve "Yok! Zaten boz diye verdik ulan!" diyemediğim için.

Kendimi güvende hissettiğim yerler, güvensiz hissettiklerimden daha çok olabilir.
Bu yerlerin başında kitapçılar, müzik cd-plakları satan dükkanlar ve deniz gelir.

Kitapçılarda, kuaförlerdeki saç dipleri siyah, geri kalanı sarı olan kadınların yaşadığı "Harun yok mu ya? Geçen sefer iki ton açık balyaj atmıştık, bu renk hiç olmadı off ya!" artistliğinin bir benzerini yaşama fırsatı bulurum.

Best seller yığınına hiç bakmadan ve hatta bazen sırf gıcıklık olsun diye "hey allahım" bakışı atarak hakimi olduğum raflara doğru ilerler, yazar/kitap ismini yazamayan bir arkadaş olursa, klavyeyi seve seve devralır, aradıklarını bulamayanlara yardım ederim. Öyle bir "dükkan benim" hali vardır üzerimde.

Ve kendimi en güvende hissettiğim yer -ailemin evinden sonra- denizdir.
Zaten bence insanın kendini en güvende hissettmesi gereken yer denizdir.
Seni taşır, kaldırır, altından balıklar, üstünden bulutlar geçer.
Kimse seni dürtüp "ablacım az yana kay, kıraçalar geçiş yapacak" demez.
Batarsın, çıkarsın, hoplarsın, atlarsın; deniz "gık" demez.
Akşam saatleri olunca mekanda son masa kalmışsın da tepende bir garson dikiliyormuş gibi "haydi kapatıyoruz" bakışı atmaz.
Ne giydiğinle, saçının şekliyle, ne kadar yüzebildiğinle ilgilenmez.
Rezervasyon istemez, orada para-pul geçmez, sıra beklenmez.
Bir gün "su çok soğuk" başka gün "ay çok sıcak" demene bozulmaz.
Ve denizde herkesin boyuna göre bir yer vardır.
Ve boy verebildiğin her yer güvenlidir.

Dreamer by S-Tone Inc. on Grooveshark
* Fotografı, Bozcaada'daki Habbele Koyu'nda çektim.





REMEMBRANCE - BALMORHEA


Hayat bazen ne güzel.
Sanki ödenecek faturalar yokmuş gibi.
Telefonun durmadan çalmıyormuş gibi.
Sağından solundan panikle kimse koşmuyormuş gibi.
Herkes nereye gittiğini biliyormuş gibi.
Ve sanki herkes herkesle dostmuş gibi.
Tek kaygımız soluklanacak bir ağaç gölgesi bulmakmış gibi.
Bir şarkı, hayatın bazen güzel olduğunu düşündürebilirmiş gibi.

Remembrance by Balmorhea on Grooveshark
* Kayahan Ulus'un istek şarkısıdır.

Sunday, 2 September 2012

COCONUT GROOVE - THE LOVIN' SPOONFUL


Yaz geliyor yüzüyorum.
Yaz geliyor, yüzemiyorum.
Tam yüzesim geliyor, yaz gelmiyor.
Yaz geliyor, yazasım geliyor, yüzemiyorum. *

Coconut Groove by The Lovin' Spoonful on Grooveshark
* Ferhan Şensoy, Denememeler, 1993