Friday, 24 August 2012

BOA SORTE - VANESSA DA MATA feat. BEN HARPER


Çocukluğumdan beri böyleyim ben.
Yirmi saniye sonra öğretmenden yiyeceğim azarı, gece gördüğüm rüyayı, biri bana yalan söylerken duyduklarımı, arabanın camından gördüklerimi mütemadiyen kendime geniş zamanda anlatırım.
Tıpkı şimdi olduğu gibi.
Sanki ben bir hikayedeymişim de birisi beni okuyormuş gibi.

İnsanların türlü hallerini hikayeler; onları da hikayedeki karakterler gibi gösteririm kendime.
Ve fakat herkesin bir hikayesi olduğuna inanmam, tam tersine çok az insanın hikayesi olduğunu düşünür, hikayesi olmayanların, sırf üzerinde konuşulabilecek bir şeyleri olsun diye kafalarından mecburi hayatlar uydurduklarını düşünürüm.

En sinirli olduğum zamanlarda bile kendimle bir hikayedeymişim gibi konuşurum.
Mesela; sağda solda ahlak nutukları çekip en büyük ahlaksızları, hem de en yakınlarındaki insanlara yapanları geniş zamanda anlatırım, sanki o an buna maruz kalmıyormuşum gibi.

Murathan Mungan'ın dediği üzere "Yazarlar geniş zamanda konuşur"
Yazılan bunu bilmez, hikayesi olmayan ya da tek bir hikayesi olup tüm ömrünü bununla heba eden geçmiş zamanda konuşur, hayallerini gerçekleştirmekten korkan ama anlatmaktan bıkmayanlar da gelecek zamanda. Şimdiki zamanda konuşanlar sadece çocuklardır, onların zaman kavramı yoktur.
O yüzden her şeyi "şimdi" isterler.

Kafadan hikayeler yazarak dertleşmek, kendi kendine konuşmak olan bitenle baş etmeyi kolaylaştırıyor.
Seni uzaklaştırıyor, dışarıdan bir başkasının hayatı gibi bakabiliyorsun.
En kötü gününde bile vasat bir hikaye gibi okuyabiliyorsun başından geçeni.
Hem ne demişti Sema Kaygusuz?
"Hikayeler, hayatı katlanılabilir hale getirir."

Boa Sorte by Vanessa De Mata Feat. Ben Harper on Grooveshark

Friday, 17 August 2012

HOLD FIRE - BLACK GRASS


"Güzel günler sana gelmez, sen onlara yürüyeceksin" demiş Rumi.
Ne tarafa yürüyeceğimizi de tarif etseymiş keşke.
Güneşe, güneye yürüsek mesela?
Biraz da denize doğru.
Olur mu acaba?

Hold Fire by Black Grass on Grooveshark



Sunday, 12 August 2012

SINGING IN THE RAIN - JAMIE CULLUM


Önce büyük bir bulut gelip kondu karşıdaki apartmanın üzerine.
Mavi desen mavi değil, gri desen gri değil.
Sanırsın birazdan uzaylılar iniyor Levent'e.

Sonra evdeki nem oranı bir anda düştü, bir serinlik geldi.
Perdelerin sallandığını görünce sevinçten ağlayacak gibi oldum.
Rüzgar çıktı, Mayıs'tan beri ilk kez pencereleri kapattık.

Parkta çığlık çığlıga oynayan çocuklar paşa paşa evlerine dağıldı.
Şimdi sitede çıt yok.

Sağlam bir gümbürtü koptu, içimin yağları eridi.
Bu ses, allahım bu ses, vallahi de yağmur geliyor, billahi de yağmur geliyor.

Birden bulutlar açtı musluklarını, şimdi camdan içeri yağıyor yağmur.
İnadına kapatmıyorum son pencereyi.
Sırıtarak oturuyorum camın önünde, karşı apartmandaki çocuklar camdan üzülerek dışarı bakıyor.
Hiç vicdan yapmayın eşek sıpaları, gece yarılarına kadar parktasınız.
Bugün ben oynuyorum, gidin çizgi film izleyin.

Kardeşimle neredeyse birbirimize sarılıp ağlayacağız.
Hava öyle güzel.
Kahve yaptık hemen.
Zaten gökgürültüsü en güzel şarkıdan güzel.

Singing in The Rain by Jamie Cullum on Grooveshark

Saturday, 11 August 2012

BİR KADIN BU KADAR ÖZLENMEZ Kİ - NİNO VARON


Bir Ağustos akşamı, Büyükada.
Hava limonata.
Zo'nun tavsiyesi üzerine Fıstık Ahmet'in Prinkipo'sunda boş bir masaya yazılıyoruz.

Hemen önümüzde şezlonglarını güneşin son saatlerine çevirenler.
Parkta oynayan küçük çocuklar.
Banklarda sohbet eden Adalılar.
Sanki karşısı Maltepe değil, sanki günlerden Perşembe değil, öyle kaygısız bir yaz günü.

Kendimize dalmış, muhabbete iyice kaptırmışken, garsonun masaya getirdiği salataya yan masadan müdahale geliyor.

- Aaa, her şeyin en iyisini kızlara veriyorsun. Bize kötüleri kakalıyorsun, ayıp yahu!

Yan masadan gelen bu şakaya garson gülüyor, biz gülüyoruz.
Komşu masanın beyefendisiyle tanıştığımıza şıp diye memnun oluyoruz.

Beyefendi düzenli olarak bizi kontrol ediyor.
Ne yiyoruz, ne içiyoruz, ne konuşuyoruz...
Uygun gördüğü yerlerde sohbetimize müdahale ediyor, hayat hakkında, ilişkiler hakkında tavsiyelerde bulunuyor, sonra "tamam devam edin konuşmaya" diyerek masasındaki muhabbete dönüyor.

Mütemadiyen kendi kendine ama herkesin duyabileceği kadar yüksek sesle, İngilizce olduğuna ihtimal verdiğimiz ve fakat tek bir kelimesini anlamadığımız kelimeler sarf eden garson, tabağımızı hiç boş bırakmıyor. Her seferinde "yan masadan" diyor.

Biz de yan masaya dönüp beyefendiye teşekkür ediyoruz.
Masasında, Burgaz'dan misafirleri var, kendisi gibi neşeli ve güzel bir ekip.
Beyefendinin masasındaki gençlerden biri müzisyenmiş, bize dönüyor ve diyor ki;

- Bakın bu arkadaşın bir orkestrası var adı da; Kalp Kırmayan Erkekler Orkestrası.
Lütfen alkışlar mısınız hanımlar?

Beyefendinin isteği üzerine genç arkadaşımızı alkışlıyoruz.
Genç arkadaşımız mahçupça bize teşekkür ediyor.
Bu sırada "net deli" olduğuna kanaat getirdiğimiz garsondan kahve istiyoruz "zamanı gelince getiririm" diyor.
Ve tüm bu olan bitenler bize gayet normal geliyor.

Bu sırada, önce Kabataş vapuru kaçıyor.
Hemen arkasından da Bostancı vapuru.
Biz kovalamıyoruz ve fakat arka arkaya kaçıyor son vapurlar.
Mecburen arkalarından el sallayıp Bostacı motoruna binmek üzere kalkıyoruz.

Komşu masamıza veda ederken, beyefendi kendini takdim ediyor;

- Ben, Nino Varon.

İsmini duyar duymaz gülümsüyorum.

- Sizce de çok güzel bir isim değil mi?
- Kesinlikle öyle.
- Yine gelin kızlar, ben buradayım, beklerim.

Bir Ağustos gecesi, Nino Varon'un masasına yancı olarak teşrif etmenin güzelliğiyle, hükmen mağlup indiğimiz Büyükada'dan galibiyetle ayrılıyoruz. Şimdi Bostancı düşünsün!

Nino Varon - Bir Kadin Bu Kadar Özlenmez Ki by lal-ase

Sevgili Nino Varon'a, masasındaki dostlarına, Fıstık Ahmet'e ve Prinkipo'nun "net deli" garsonuna sevgilerimle...

Wednesday, 8 August 2012

SOUL BOSSA NOVA - MORTIMER


Bir süredir memleketin farklı yerlerindeki arkadaşlarımla - konuşmaktan halimiz kalmamış olacak- "burası öyle sıcak ki..." konulu bir muhabbetteyiz.
Hatta buna bir oyun bile diyebiliriz.
Telefonda, mailde hal-hatır sormak yok, konuya direkt havanın ne kadar sıcak olduğunu söyleyerek giriyorsunuz ve kimse sonrasını merak bile etmiyor.
Zira, zaten sıcak olan havanın ne kadar boğucu olduğunu tasvir ederken iyice sıcaktan bunalıp telefonu da konuyu da şıp diye kapatıyorsunuz.

Misal;

- Burası öyle sıcak ki... Duştan çıkıp havluya uzanana kadar terliyorum.
- Ohoo... O da bir şey mi, burası öyle sıcak ki, odadan banyoya gidene kadar 2 kilo veriyorum.
- Burası öyle sıcak ki... Çamaşır makinesini boşaltırken çamaşırlar kuruyor, asmama gerek kalmıyor.
- Burası öyle sıcak ki... Sabah içeceğim kahveyi geceden yapıp yatıyorum, kalktığımda soğumamış oluyor.
- Ya ne diyosun, burası öyle sıcak ki yemeği ısıtmak için dolaptan 20 saniyeliğine çıkarmamız yetiyo.
- Bizim ev öyle sıcak ki, apartman ziline "Tarihi Yıldız Hamamı" yazdırdık. Çarşambaları kadınlara sauna olarak hizmet veriyoruz.
- Bizim ev öyle sıcak ki, ısınan hava buharlaşıyo ve bazı günler salonda muson yağmuru yağıyo.
- Burası öyle sıcak ki, evde bile güneş gözlüğüyle geziyorum ve 40 faktör güneş kremi sürmeden mutfağa asla girmiyorum.
- Burası öyle sıcak ki, sabahları amele yanıklarıyla uyanıyorum.
- Burası öyle sıcak ki, kitapların sayfaları nemden birbirine yapıştığı için aylardır satır okuyamıyorum.
- Burası öyle sıcak ki, bir küp buzu bardağa atabilmek için bizzat buzluğa girmen gerekiyo.

Böyle devam ediyor.
İşimiz mi yok, sıcaktan kafayı mı yedik hakkaten bilmiyorum.
Hava sıcakken sıcaktan konuşmak insanı daha da bunaltsa da, öyle bir an geliyor ki, insan evinin o nemli haline, gariban vantilatörüne daha da bir saygı duyuyor.
İşte bu yüzden bu şarkıyı, kendisinden beklenmeyecek bir üstün performansla günde aralıksız 10 saat çalışan, sevgili vantilatörüme armağan ediyorum.
Ve vantilatörüne şarkı armağan eden ilk insan olarak tarihe geçiyorum.
Arz ederim.

Soul Bossa Nova by Mortimer on Grooveshark
ps: Sizin de "burası o kadar sıcak ki..." cümleleriniz varsa çekinmeyin, yazın.

Monday, 6 August 2012

GİBİ GİBİ - KURTALAN EKPRES


Barış Abi'nin vefatından sonra Kurtalan Ekspres sahip çıkmıştı geride kalanlara.
Cem Karaca'yla birlikte yıllarca Barış şarkıları söylemeye devam ettiler.
Bizim gibi üniversiteli bir avuç genç için birer abi, arkadaş oldular.

Tüm Kurtalan bir yana, Bahadır Abim bir yana.
Alttaki yazıyı, Bahadır Abi'nin vefatından bir gün sonra yazmıştım.
Ölümünün üçüncü yıldönümünde içimdeki burukluğun tadı aynı.

...

10-11 yıl önce.

Yer; Taksim, Yaga.

Günlerden kesinlikle Çarşamba.

Kurtalan Ekspres ve Cem Karaca programın ilk yarısını bitirmiş, sahneden yanımıza teşrif ediyorlar.

Bahadır Abim sahneden iner inmez önce birasını istiyor, sonra dönüyor arkasını: “Bizim kız, ör bakalım saçlarımı”

Ben Bahadır Abim’in saçlarını örüyorum, o bana reklam yazarlığı hakkında tüyolar veriyor.

Zira ben reklam yazarlığı nedir bilmiyorum, “yapabilirim” sadece onu biliyorum.

Bahadır Abi’nin de BCA Creative Committee diye bir ajansı var, bu işten çok iyi anlar, onu da kimse bilmiyor.

Bana gazete ilanına nasıl fikir bulunur, iyi başlık nasıl yazılır, body copy nedir gibi temel bilgileri her seferinde hiç sıkılmadan anlatıyor.

Aradan 3-4 yıl geçiyor, Bahadır Abim Leo Burnett’e girdiğime benden çok seviniyor. Sektör dergilerinde ne zaman yaptığım bir iş çıksa, “bizim kız adam oldu” diye mutlu oluyor, benimle gurur duyuyor.

Bazen “gel iki satır da bize yaz kör olası” diyor, “ne zaman istersen Bahadır Abi’cim hatta senin hatrına para da almam” diye ukalalık yapıyorum.

Bahadır Abi “Hadi ordan! Elimizde büyüdün velet! Kuruş vermem hatta cebindekini de alırım” diyor.

Ben utanmadan gülüyorum.

Bir zaman önce “Etiler dediğin şurası, mutlaka uğrarım bir gün” demiştim.

Senin kız, sözünü tutamaz oldu.

Kusura bakma Bahadır Abi.

Bir de...

Barış Abi’ye selam söyle.

Gibi Gibi by Kurtalan Expres on Grooveshark
* Şarkı, "Yüreğimdeki Barış Şarkıları" albümünden.
** Gibi Gibi'yi her zaman Bahadır Abi söylerdi sahnede, çoğu zaman gecenin final şarkısı olurdu.

Friday, 3 August 2012

I WOULDN'T CHANGE A THING - MATT DUSK


Sana asla sayısal loto çıkmayacak.
Yılbaşında aldığın piyango biletine "amorti" bile isabet etmeyecek.
Metronun kapısı tam sen binmek üzereyken kapanacak.
Hangi şeride geçersen o şeritte trafik akmayacak.
Senden daha yeteneksiz olanlar daha iyi yerlerde olacak ve hep senden daha az çalışıp daha çok kazanacaklar.
Neyi sevmiyorsan, kimi sevmiyorsan burnunun dibinde bitecek ve kaçamayacaksın.
Bankadaysan işlem sırası sana geldiğinde veznedeki kadın kalkıp gidecek.
Yağmurlu bir günde kimse taksi bulamayacak, sen zaten bulamayacaksın, onlarcası üstüne su sıçratıp geçecek yanından.
Deniz, sen girince dalgalanacak.
Sen maçı açtığında takımın gol yiyecek.
En gerekli şeyini, en gerektiği zamanda kaybedecek; anlamını yitirdikten sonra bulacaksın.
Bir şey yapmaya karar verdiğinde, birçok şey ters gidecek ve hevesin kursağında kalacak.
Senin şansın hep daha az olacak ve bunu bilerek yaşayacaksın.
Ve bundan hiç şikayetçi olmayacaksın.

Dünyaya, diğer insanlardan daha şanslı olarak geldiysen...
Kader ya da şans ya da Tanrı, seni iyi bir ailenin kollarına verdiyse...
Sana ayakkabı alınması için mesela, ay sonunu beklemen gerekmediyse...
Yemekten önce mutfaktan kızarmış patates aşırmana kimse kızmadıysa...
Bronşit olmana rağmen Galatasaray maçına gitmek için yanıp tutuşuyorken, baban bilet parasını yatağının baş ucuna bıraktıysa...
Yazları bol bol serserilik yapma hakkın olduysa...
Tonlarca kalemin, kitabın olduysa ve hiçbiri için harçlığından artırman gerekmediyse...
Annen seni düğünlere, komşulara onunla birlikte gitmeye zorlamadıysa...
Dersaneyi asıp tiyatroya ve kitapçılara kaçtığını gizlemen gerekmediyse...
Hiç yalan söylemek zorunda kalmadıysan...
Hiç hile yapmak zorunda bırakılmadıysan...
Senin adına kararlar alınmadıysa...
Kimseyle yarışman, kimseyi geçmen beklenmediyse...
Anne-babanın senden tek beklentisi "mutlu" olmansa...
Her şartta ve koşulda destek gördüysen, seninle hep gurur duyulduysa ve hala duyuluyorsa...
Kardeşlerin en yakın arkadaşların; en yakın arkadaşların kardeşin olabiliyorsa...
Şanstan nasibini yeterince ve hatta fazlasıyla almışsın demektir.

O yüzden sana asla piyango çıkmayacak.
Kola kapağından bedava ikinci kolayı bile tutturamayacaksın.
Hatta tam tersine hayatın boyunca senin sinirini bozacak şanssızlıkların olacak.
Üniversitede, okula koşarken ayakkabının bağcığı açılacak, iki kez üstüne basıp düşme tehlikesi geçirdikten sonra bağlamak için duracaksın. Sonra bir anda bir olayın ortasında kalacak, biber gazının ve tazyikli suyun tadına bakacaksın. Halini gören polis, seni okula almayacak ve sınavı kaçıracaksın ve o ders yıllarca başına bela olacak.
İlk hikayen mesela, ismin unutulmuş bir şekilde anonim basılacak.
İkinci yazın, yanlışlıkla başkasının ismiyle yayınlanacak.
Belki bir gün çok büyük ödül alacaksın, kesin yanlışlıkla bir başkasına gidecek.

Sinir olacaksın ama sen hep bileceksin.
Bazı şanslar, bazı insanlar için.
Piyangolar onlara çıkacak, mağazaların şanslı 100.kişileri onlar olacak, çekilişlere onlar girecek ve kazanacak; sen yeltenmeyeceksin bile.
Sen şanslı doğduğun için, bunlara hiç alınmayacaksın.
Çünkü evrendeki "şans teorisi" nin böyle çalıştığını bileceksin.
Çünkü bunu zaten üniversitede mecburen sen icat etmiş olacaksın.

I Wouldn't Change A Thing by Matt Dusk on Grooveshark
Fotograf: Andy Prokh

PARADISE - COLDPLAY


Ne çok olmuş tanışalı.
Hiç saydın mı?
Kim bilir kaç farklı şeklini gördüm saçının.
Kim bilir kaç şarkı dinledik beraber, kaç yemek masasında buluştuk.
Sağımızda solumuzda arkadaşlar, yakın dostlar, az biraz ötede yabancılar.

Bak bu kez dört tarafımız deniz.
Şarkılar bizim, masa bizim.
"Ada"yız şimdi, biz ikimiz.

Paradise by Coldplay on Grooveshark
* Koray Kızıldere'nin istek şarkısıdır.