Tuesday, 31 July 2012

YİMKİN LAW - RACHA RIZK


Konuşacak bir şeyimiz olsa, çoktan konuşurduk.

Birlikte bir hikayemiz olsaydı, okuyabilirdik.

Bir duamız olsaydı, birlikte dua edebilirdik.

Bizi bir yere götürecek bir yol olsaydı, birlikte yürüyebilirdik.

Ve eğer barışabilseydik, unuturduk.*

* Şarkının sözlerinden cümleler.
** Şarkının İngilizce'ye çevrilmiş sözlerini, Türkçe'ye kendimce böyle uyarladım.

Yimkin Law by Racha Rizk on Grooveshark

Saturday, 28 July 2012

SHUT UP - SIMPLE PLAN


Günlerdir 850 ile başlayan bir numara ısrarla beni arıyor.
Israrla açmıyorum.
Bugün, iyice hırs yaptıklarından mıdır nedir, sabah 9'da başladılar aramaya.
Her 5 dakikada bir aradılar, hiç sektirmeden, 17.00'ye kadar devam etti.
Sonunda dayanamadım ve telefonu açtım.

- Alo, iyi günler İlkay Hanım?
- Umarım söyleyecek gerçekten çok önemli bir şeyiniz vardır, sabahtan beri ısrarla aradığınıza göre!?

Telefondaki kız niyeyse kıkırdadı biraz.
Sonra, bir anda ciddileşip yerel radyo haber spikeri gibi konuşmaya başladı.

- Şimdi İlkay Hanım biliyorsunuz, yaz aylarıyla beraber hırsızlık oranı iyice arttı.
- Hanımefendi, acaba ben zamanında devlet istatistik enstitüsüne kaydolup "her gün beni arayın bir takım istatistikler verin, artık ne olursa anlatın bana" demiş olabilir miyim?
- Nasıl?
- Bir an önce konuya girer misiniz?
- Biz xxx güvenlik şirketi olarak...
- Ha, alarm satıyorsunuz.
- E, evet.
- Şimdi sevgili arkadaşım, sizin o giriş metninizi kim yazdıysa O'na söyle, telefon konuşmasına da, satış girişimine de öyle başlanmaz, bu bir. Azıcık görgünüz olsun, niye aradığınızı baştan söyleyin de boşu boşuna insanı delirtmeyin, bu iki. Beni de sapık gibi aramaktan vazgeçin, bu üç!
- Bu şekilde not alıyorum efendim.
- Hangi şekilde not alıyorsun? Ne yazdın sen mesela oraya şimdi, bir okusana bana?
- Aranmak istemiyor yazdım.
- "Aranmak istemiyor, zaten hava çok sıcakmış, bir de bizimle uğraşamazmış" olarak düzelt onu.
- Tamam.
- Yeriniz nerede sizin?
- Küçükyalı.
- Açık adres versene, gelip bakıcam ne yazdığına. Hem patronunuzla da bi konuşayım ben.
- Eee.... Şey....
- Tamam. Gelmiycem. Beni bir daha ararsanız öfkeli bir kalabalık bulup gelirim yalnız!
- Tamam efendim, bu şekilde notumu aldım.
- Sormuyorum bir daha ne yazdığını. Kapatıyorum şimdi. Hadi, görüşmemek üzere!

Uzun zamandır bu kadar sinirlenmemiştim.

Şu abuk sabuk maillere de uyuz oluyorum.
Önce mail adresinizi buluyorlar ve siz sanki çok meraklıymışsınız gibi her gün tuhaf tuhaf mailler gönderiyorlar. (Bana Özcan Mobilya diye bir yer kafayı takmıştı bir ara)
Utanmadan bir de mailin altına "mail listemizden çıkmak için tıklayınız" yazıyorlar.
Ulan, sen bana sordun mu listene alırken?

Hayır, 10 senedir reklam işleriyle uğraşmasam "kesin bir bildikleri vardır" diyeceğim ama yok!
Gerçekten yok.
Bunun adı resmen taciz.
Ha, yeni nesil pazarlama iletişiminde (havalı olsun diye böyle yazdım) yeni bir mecra olarak "taciz" diye başlık varsa bilemem.

Düzenli olarak bir şey satmak için arayan telefon numaralarını "izinsiz arama" olarak şikayet edebileceğimiz bir yer yok mu acaba? Arasam ben konuşsam, şu minval:

- İyi günler, beni herkes aramasın istiyorum, uyuz bir insanım, bu konuda ne yapabiliriz?
- Biz ilgilenip size dönelim.
- Hayır hayır, siz de aramayın. Tanımadığım kimse aramasın beni! Ve hayır, sizinle tanışmaya hiç niyetim yok.

Nasıl, güzel olmaz mı?

Shut Up by Simple Plan on Grooveshark

Wednesday, 25 July 2012

Le Vent Nous Portera - Sophie Hunger


Iyi bir kahvenin bana yaptiramayacagi hicbir sey yok.
4 saat daha az uyuyabilirim mesela.
Sozlerini anlamadigim bir sarkiya eslik edebilirim.
Sinir bozucu bir toplantiya katlanabilirim.
Tanimadigim insanlara gulumseyebilirim ve "deli" oldugumu dusunmelerine aldirmayabilirim.
Daha az paraya calisabilirim, iki hafta sinemaya gitmeyebilirim.
Iyi bir kahve olsun, herkesle gecinebilirim, ne varsa onunla yetinebilirim.

Hani yetmiyor ya evler, arabalar, milyon dolarlar...
Artik iyi bir kahve yetmeli bize.
Yaninda kurabiye olursa ne ala, olmazsa bir yerlerde guzel bir sarki calar nasilsa.


Le Vent Nous Portera by Sophie Hunger on Grooveshark
* Hakan Şık'in istek sarkisidir.

Tuesday, 24 July 2012

GEL GEL KAYIKCI - TRIO CHIOS


Çocukluğumda yazlığa giderken babam radyoyu hiç kapatmazdı.
Didime yaklaştığımız virajlardan birinde -hem de hep aynı yerde- radyo frekansı bir anda değişir Yunan radyosuna dönerdi. Evde de Mega’dan film izlerdik bol bol, dublajsız, Yunanca alt yazılı.

Üniversitedeyken evde Turkcell olan hattım sahile indiğimde Yunan operatörü Telestet’e döner, evden iki adım ötede başka ülke tarifesine geçerdim fark etmeden.

Bizim için karşı kıyı komşu kapısıydı.
Aramizdaki mesafenin deniz mili cinsinden değerini bilmezdik; bildiğimiz buradan hapşursak karşıdan birinin “çok yaşa” dediğini duyacak kadar yakın olduğumuzdu.

Hafta sonu (Sakiz) Chios’tan karşıya, memlekete baktım.
Çeşmenin karşısında olmak, Sakız’ın karşısında olmak kadar güzeldi.
Plajda Türk radyosu dinlemek de…
Ama karşıdan pek mutlu görünmedigimizi soyleyeyim, yakından nasıl göründüğümüzü zaten biliyorum.

Kaldığımız otelin sahibi - bize kendimizi akrabalarımızı, dostlarımızı ziyarete gelmişiz gibi hissettiren- Theodore, otel kaydını yaparken fark etmiş olacak, ta oradan doğum günümü kutluyor
ve diyor ki “tekrar geleceğin zamanı söyle, şarabı soğutalım”

İçinde “CRM” yapma kaygısı olmadan, yeni edindiği arkadaşının doğumgününü kutluyor karsi kiyidan; oysa şimdi facebook hesabı olmayanın dogumgünü hatırlanmıyor. Siz burada doğumgününüze giriyorsunuz, karşı kıyıdan “iyi ki doğdun” mesajı geliyor. Tıpkı çocukken inandigim gibi.

Hem zaten "karşı kıyı" artık neresi emin değilim.
Biz aynı ülkede kac farklı kıyıdayiz.
Aramizdaki 7 deniz milinin artik lafi olmaz.

Gel Gel Kayıkçı by Hüsnü Şenlendirici & Trio Chios on Grooveshark
* Bu sarki Chios'taki dostlarim Theodore ve Dimitris icin.
** Şarkı, Sakız adası müzisyenlerinden kurulu Trio Chios’un Hüsnü Şenlendirici ile yaptığı albümden.
*** Fotografi Sakiz Adasi'nda cektim.

Wednesday, 18 July 2012

DIDN'T CHA KNOW - ERYKAH BADU


Bu siralar en yaygin hastalik renk korluguymus.
Bizim gorduklerimizi gormuyormus bazilari.
Bulutlari, vapurlari, turuncu kedileri ve elbette pembe ortancalari.
Hayat ya siyah ya da beyazmis onlar icin.
Oysa daha ne cok renk var bakmayi bilene.
Maviler, yesiller, sarilar ve belki de en cok sarilar.
Hem gormuyorlar hem de bize saf diyorlar.
Bir de beyazin modasi gecti saniyorlar.
Safligin modasi gecer mi hic?

Didn't Cha Know by Erykah Badu on Grooveshark
* Miaposta ekibinin istek sarkisidir.

BELLE DE JOUR - DE PHAZZ


İlkokulda hiç sevmediğim bir sıra arkadaşım vardı.
Her zaman titiz, her zaman aşırı özenli ve yersiz çalışkandı.
Her haltı bilir, her sene sınıf başkanı O olurdu, Atatürk şiirlerini filan hep O’na okuturlardı.

Teneffüslerde biz deli gibi koşar kıpkırmızı olurduk, onun saci bile bozulmazdi. Koşmazdı çünkü. Kantinden çeyrek çıtır gevrek alır, bir kenarda “sizi öğretmene söyliycem” bakışıyla otururdu. Teneffüste bile gıcıktı.

İlkokuldaki tüm öğretmenlerimden nefret ettiğim için (ve bu nefretim bariz belli olduğu için) bana ceza olsun diye uzun süre O’nunla aynı sırada oturdum.

Yazısı inci gibiydi, defterlerinin kenarı buruş buruş olmazdı, hatta bazen defterinin kenarına o saçma süslerden yapardı. Saçları her zaman tek örgü olurdu, önlüğünün üst cebinde de her zaman katlanmış mendili.

Annem ve bazen küçük halam her gün başka bir model yapardı saçıma; kimi zaman kurdelalarla kimi zaman Uzun Çoraplı kız Pippi gibi giderdim okula ve her sabah mutlaka ellerime annemin kremlerinden sürerdim. Çünkü sınıf başkanı değildim, düzenli ve örnek öğrenci olmam gerekmiyordu. Hava gözlem koluydum ve tam da olmam gerektiği gibi çok havalıydım.

O’nun kalem kutusu, silgisi, her şeyi özenliydi; bir gün bile ödev geciktirmezdi. Çünkü o salağın ödev defteri vardı. Üzerinde renkli çiçekleri olan bir bloknotu vardı ve oraya ödevlerini yazardı! Hem de kırmızı kalemle! Benim babamın dünyanın en güzel kalemleriyle, defterleriyle dolu bir dükkanı vardı ama ben hiçbirini ödev defteri yapacak kadar salak değildim.

O hep sınıf birincisi oldu, hic hikaye yazamaz, anlatamazdi ama testleri cok super cozerdi.
Ben tennefüslerde Alexander Dumas ya da Jules Verne okurken gelip tepemde dururdu, “bunu okuyacağına test çöz” derdi, çözmedim. O’na inat çözmedim.

Hemen arkamızda oturan Memo sınıfın en yaramazıydı, Memo benim aslında yazlık arkadaşımdı; Pal Sokağı Çocukları’ndaki gibi bir çete kurmuştuk yazlıkta. Hepimizin BMX’i vardı, hepimiz dedemizle kalıyorduk, hepimizin dedesi çok yıllık arkadaşlardı ve niyeyse hepsinin ayni renk mercedes arabaları vardı. O, Memo’yla arkadaş olmaya devam edersem asla iyi bir koleji kazanamayacağımı söylerdi, ben koleji Memo’nun arkadaşlığına ve kurduğumuz çeteye tercih ederdim, O bilmezdi.

Ne zaman bir şeylere gereksiz özen gösteren, sıkıcı ve tüm eğlenceyi bozan bir insan görsem aklıma O gelir. O salak ödev defteri ve düzenli kalem kutusu, bir de hiç yamulmayan silgisi. Hic tepesini isirmadigi kalemleri.

Bugüne kadar hiç facebook kullanmadığım için ilkokul arkadaşlarımı bulma meraklısı olmadım, zaten kaybetmek istemediğim herkes hayatımda diye düşünüyorum, bulmak istediğim biri yok. Geçen gün tesadüf eseri O’nun emlakçı olduğunu öğrendim! Bildigin emlakçı!

Emlakçılığı aşağılamıyorum yanlış anlaşılmasın. (gerçi noterler gibi kolay para kazandıklarını düşünüyorum ayrı) Ne kadar sinirlendiğimi anlatamam. Kardeşim, madem emlakçı olacaktın sen niye o kadar test çözdün? Neden teneffüslerde bile rahat vermedin? Neden o kadar çalışkan oldun? Neden defterine süslü kenarlar yaptın da, yapmayanı kınadın? Neden "ders calisicam ben" diye sinif pikniklerine gelmedin? Neden konusanlari tahtaya yazdin da bizimle konusmadin?

O kadar sinirliyim ki O'na.
Bari doktor olsaydin, ne bileyim bir sey muhendisi olsaydin.
Biliyor musun ben hic suratsiz emlakci gormedim, hepsi hos muhabbet olur.
Bize yillar boyunca yapmadigin sakalari iki oda bir salon kirasi icin yapiyorsun simdi degil mi?
Iste sirf bu yuzden senden sadece sinif baskani oldu, hep tribune oynadin.
Oysa bahceye gelseydin, biz sana neler anlatacaktik, hepsini kacirdin.

Belle De Jour by De Phazz on Grooveshark

Thursday, 12 July 2012

YOU AND I ARE A GANG OF LOSERS - THE DEARS


Saatlerce konuşmaktan yorulmuştum ve bulduğum ilk taksiye atladım.
Gideceğim yeri söyleyip kafamı koltuğa yasladım, ipod'umu takıp müziğin sesini iyice açtım.
Taksiyi kim kullanıyor, bana bir şey diyor mu, trafik mı var, uyuyakalır mıyım umrumda değil.

Daha 100 metre bile gitmeden taksici kenara çekti.
Ne oluyor diye kafamı kaldırdığımda, taksicinin elleri titreyerek su içtiğini gördüm.
Ben daha bir şey soramadan döndü bana.

- Kusura bakmayın, biraz sinirlerim bozuk da, bir su içeyim kendime geleyim dedim.
- Estağfurullah, iyi misiniz? Sıcaktan mı acaba?
- Yok kızım, korkudan.
- Ne korkusu?
- Beykoz'a gitmezsem öldürüleceğim korkusu.

İçimden "eyvah!" dedim, adam sakinleşmeye çalışırken kafamdan elli ayrı senaryo geçti.
Ya borcu var, bu akşama kadar ödeyemezse O'nu öldürecekler; ya mal-mülk yüzünden çıkan aile kavgası... Ben kafamdan hikaye yazarken adam taksiyi tekrar çalıştırdı.

- Adamın biri, az önce, sizden hemen önce... Durdurdu. Beykoz'a dedi. Beykoz'a gidemem beyefendi, arabayı vereceğim ama sizi metrobüse bırakabilirim en azından karşıya geçmiş olursunuz dedim. Adam, cebinden silah çıkardı "kafanı dağıtırım" dedi.

Adam anlatırken bembeyaz, ben arka koltukta bembeyaz.
Ruh gibi gidiyoruz.

- Ne yaptınız peki?
- Ne yapayım kızım, öyle baktım. Şu an sen nasıl bakıyorsan öyle. Sonra "tamam" dedim.
- "Tamam, gidelim" mi dediniz?
- Yok, "tamam vur" dedim. "Karıma, çocuklarıma dersin 'Beykoz'a gitmek istemiyordu, öldürdüm.' Birini Beykoz'a gitmek istemediği için öldüren tek insan olarak tarihe geçersin. Yap." dedim.
- Şaşırmıştır.
- Evet. Önce küfretti, sonra çekti gitti bunu duyunca.
- Geçmiş olsun.
- Sağ ol kızım. İyi bir yeri varmış demek ki adamın içinde, oraya dokunmuşum.
- Evet, galiba.
- "Her kötünün içinde bir iyi vardır" dersi çıkarma ama buradan.
- Yok yok çıkarmam merak etmeyin, onu bırakalı çok oldu.
- Peki söyle bakalım iyiler her zaman kazanır mı?
- Bilmem, bunu kötülerin her zaman kaybedip kaybetmediğiyle mi ölçeceğiz?

Adamın ilk kez yüzü güldü, halinden tavrından, konuşmasından belliydi zaten okumuş olduğu.
Emekli felsefe hocasıymış, korku hikayesi gibi başlayan yol; felsefe dersine dönüştü.

- Aferim, öğrencim olsaydın sana 10 verirdim.
- Erken konuşmayın hocam, bir kuramım daha var. Her an sıfırı basabilirsiniz.
- Söyle bakalım.
- Kötüler, her hikayede gerçekten kötü oldukları için mi kaybediyor? Yoksa kaybettikleri için mi kötü oluyorlar? Düzenli olarak kaybetmek, kötülüğün gol pası olabilir mi?
- İyiler hayatta hep kazandıkları için mi iyi oluyorlar yani?
- Ben soruyorum hocam ya.
- Tamam işte, ben de soruyorum. Felsefe cevap bulmaktan öte, soru sormak değil midir?
- Hocam, valla müsait bir yerde atlarım, "sözlü"ye kalkma korkusu vardı zaten bende, üstüme gelmeyin.

Evin önüne geldiğimizde, hocanın eli sıktım ve kendisini Beykoz'a gitmemesine rağmen ölmediği için tebrik ettim.

İyiler her zaman kazanır mı, kötüler hep kaybeder mi tartışmamız yarım kaldı.
Ve bu sırada ben kendime yeni bir başlık daha açtım:
İyi olduğumuzu sandığımız zamanlarda da kaybediyoruz.

You And I Are A Gang Of Losers by The Dears on Grooveshark

Thursday, 5 July 2012

CIRCLES - KARUAN


Evleri büyük, balkonları zalimce fazla küçük sitemizin girişindeki blokta, bir süredir kim olduğunu merak ettiğim yaşlı bir çift oturuyor.
Çoğunlukla balkondalar.
Önlerinde her zaman dolu ya da boş çay bardakları oluyor.
Pek konuştuklarını görmedim.
Adam kimi zaman gazete okuyor, kadın çiçekleri suluyor.
Adam kimi zaman elinde bir tornavida, bir şeylerin vidalarını sıkıştırıyor, kadın çiçekleri suluyor.
Adam kimi zaman yoldan gelip geçene bakıyor, kadın hep çiçekleri suluyor.

Kim bilir kaç yıllık evliler.
Böyle çiftleri görünce "konuşacak şeyleri kalmamış" diye düşünenlerden değilim, tam tersine cümle kurmaya gerek kalmayacak kadar birbirlerini tanımış, tamamlamış, okuyup yazmışlar diye düşünürüm.

Nelere gülerler, neleri dert ederler, ara sıra eskilerden konuşurlar mı, ilk kavgalarını hatırlarlar mı, çocukları var mı, komşularıyla sohbet ederler mi, evleri nasıl kokar, hangi marka deterjan alırlar...? Hep merak ediyorum.

Bugün, yine sessiz sakin oturuyorlardı balkonda.
Önlerinde dolu çay bardakları.
Konuşmuyorlar.
Suratları asık değil.
Tam karşılarındaki ağaçlara, sadece ağaç oldukları için bakıyor gibiler, bir yere dalıp gittikleri yok.

Güvenlik klübesinin müdavimlerinden olduğunu bildiğim ama kim olduğu konusunda hiçbir fikrim olmayan; hayli teklifsiz, hafif edepsiz olduğu her halinden belli bir adam, balkonda sessiz sakin çay içen çifte önce abartılı bir şekilde el salladı, arkasından da seslendi.

- Oooo, Sami Amca, balkonda çay keyfi diyosun!
- O nasıl laf be? Keyif, eşekte olur; eşekte!

Adamın bozum olmuş suratına, yaşlı adamın lafı söyleyip kafasını çevirmesine, kocasının verdiği cevaba memnun sakin sakin kafasını sallayan kadına, elimde olmadan sırıtarak baktım uzun süre. Oradan geçiyor olmadığım, balkonu bilerek röntgenlediğim aşikarken, salak salak sırıtarak, hayranlığımı gizlemeden onları izlediğim gün gibi ortadayken sağ olsunlar utandırmadılar beni.

İnsanların sık sık "bilmemkimle kahve keyfi" yok efendim "boğazda kahvaltı keyfi" gibi tweetler attığını gördüğümde şunu düşünüyorum; "ortada söz konusu bir keyif olsa, onu bizimle paylaşacak boş an bulamazsın, yeme bizi"

Balkonda hiç konuşmadan, aynı insanla kim bilir kaç bininci bardak çayı içmek elbette basit bir "keyif" olamaz. Bunu tarif edecek bir kelime muhtemelen yoktur.

Amcanın dediği gibi keyif dediğin hakkikaten eşekte olur.
Öyle eşektir ki O, yaşadığı anın keyif olduğunu bile bilmez, karşısında yıllarca hiç konuşmadan oturabileceği birinin varlığının ne kadar değerli olduğunu anlamaz.

Anca, ele güne neyin peşinde olduğunu duyurmakla meşguldür.
Kim bilir, belki o da bir tür keyiftir.
Ve o da yine eşekte olur.


Circles by Karuan on Grooveshark

Sunday, 1 July 2012

HOW DEEP IS YOUR LOVE - THE RAPTURE


İçine sinen ve kendince "iyi" olduğuna kanaat getirdiğin bir iş yaparsın.
Takdir beklemesen de, işini değerlendiren, görenlerden bir yüreklendirme beklersin.
Birileri çıkar, yaptığın işe gram yorum vermeden "daha iyisini yapman lazım" der.
Sen yaptığının "ne kadar" iyi olduğunu anlayamazsın bile.

Daha iyisi için uğraşırsın, kendini aşmaya çalışırsın.
Aynı tip yine belirir ve yine "bu tamam ama daha iyisini yapman lazım" der.
Neyi "daha iyi" yapman gerektiğini söylemez bile.
Ve bir süre sonra "daha iyi" kavramın kaybolur.

Hayatım boyunca etrafımda, mutlaka "daha iyisini yap, daha iyisini bulmaya çalış, daha iyisini yapabiliyor olman lazım" diyen biri ya da birileri oldu.
Elimi neye atsam "senden daha iyisini bekliyoruz" cevabını duymaktan sıkıldım.
Hayır, bir allahın kulu çıkıp "şunu daha iyi yap" dese, ben de bir şey öğrenirdim ama amaç üzüm yemek değil galiba.

Bugün izlediğim bir belgesel, bende bir ışık yaktı.
Ne yapsam "daha iyi olabilir" diyenlerin, hiçbir şey yapmadığını; sadece "daha iyisini" beklediğini fark ettim.
Ben, her seferinde "daha iyisi" için uğraşacağım ama etrafımda benden "daha iyisini" bekleyenler sadece daha iyi beklemeyi becerecek.
Çok adil değil mi?

Yazılan bir kitaba, bir filme, bir şarkıya kolayca çamur atan ve "daha iyi olabilir" diyenlerden yarısı beklemeyi bırakıp kendileri bir şeyler üretseydi, bugün bambaşka bir kültür hayatımız olurdu.

Ama "daha iyisini" beklemek daha kolay değil mi?

How Deep Is Your Love by The Rapture on Grooveshark

* Söz konusu belgesele tesadüfen youtube'da rastladım. Adı, "Tek Başına".
Kafamda ışık yakan cevabın gol pası da Cem Yılmaz'ın olduğu bölüm.