Friday, 22 June 2012

QUICKSAND - WOLF MYER ORCHESTRA feat. NIKA ZACH



- İlkay, arkadaşın olarak seni uyarmak istiyorum. Geçmiş sabıkaların malum... Ve artık 20li yaşlarında değilsin. Bir an önce politik olmayı öğrenmen gerek.
- Aa, nasıl ya? Öğrenilebilen bir şey mi ki o?
- Evet. Yapman ve yapmaman gerekenler var o kadar. Atla deve değil. Mesela bak, düşündüğün her şeyi hemen söyleme, bir süre bekle.
- 10 saniye kadar mı?
- Ay yani... Tamam olur, 10 saniye de olur; yeter ki bekle. Eğer birine olumsuz bir cevap vereceksen,biraz daha fazla bekle.
- 11 saniye nasıl, iyi mi?
- Geç dalganı. Ben senin iyiliğin için diyorum. Yine mesela, birinin söylediği şeyler sana çok saçma geldiğinde lütfen kinayesiz konuş.
- Ne gibi?
- Toplantıda saçmalayan müşteri sana “ne düşünüyorsun?” diye sorduğunda “intiharı” deme mesela!
- Ama yani… şimdi… Nasıl tutayım kendimi?
- İçinden say işte 10’a kadar.
- Saydım 10’a kadar, hala aynı şeyi düşünüyorum o zaman ne yapıcaz?
- Biraz daha say o zaman aaa! Bak, daha geçen gün yaptığın şey kabul edilir gibi değil. Tamam kız biraz saf.
- Biraz?
- Tamam, kız tamamen aptal ama sana “ben şöyle bir şey düşündüm” dediğinde niye “bence hemen aileni ara, güzel haberi ver. Düşünebildiğini bilmek en çok onların hakkı” diyosun?
- Çünkü ailelerimiz önemlidir. Başımıza gelen güzel şeyleri, başarılarımızı onlarla paylaşmalıyız.
- Bak, yine yapıyorsun.
- Ne yapıyorum?
- Kinaye.
- Evet.
- Artık konumun gereği lütfen dikkatli ol, geçmişte yaptığın hataları yapma.
- Gerçek fikrimi söylemeyeyim?
- Her zaman söyleme.
- Yalan söyleyeyim?
- Yalan söyle demiyorum, her şeyi söyleme.
- Kızdığım şeylere tepki vermeyeyim?
- Tepki verme demiyorum, daha sağduyulu tepki ver.
- Böyle böyle politik olucaz.
- Evet.
- “Patron yalakası” gibi, “herkes beni sevsin” gibi, “bana dokunmadığı sürece her yılan bin yaşayabilir” gibi. Ama bu zor ya, valla zor. Çok mesai alır, benim o kadar vaktim yok ki.
Hem zaten ben politik olmayı becerebilseydim kaymakam olurdum. Ya da milletvekili. Bakan ya da. Ama sağ ol, valla bak. Beni düşünmüşsün o kadar, dert etmişsin teşekkür ederim.
- Umrunda değil di mi?
- Nası umrumda değil? Az önce anneme sms attım, “anne koş, ben politik oldum diye”
Aşk olsun, direkt umrunda değil denir mi, biraz politik ol, hakkaten ayıp.

Quicksand (feat. Nika Zach) by Wolf Myer Orchestra on Grooveshark

Thursday, 21 June 2012

JUST LIKE YOU - 17 HIPPIES



Üst katımda birinci sınıf bir manyak oturuyor.
Pazar günleri hariç (sitemizde Pazar günleri inşaat, temizlik gibi gürültü çıkarabilecek her tür eylem yasak) güne sabah tam 9’da matkap sesi ile başlıyorum. Hemen arkasından da elektrikli süpürge sesi geliyor. (Reklam sektörüne ve değerli halkımıza not: elektrik süpürgesi diye bir şey yok. O’na “elektrikli süpürge” denir; ha, evinizde “elektrik” süpürüyorsanız bilmem.)

Işten ayrıldığımdan beri sabahları saati kurmuyorum. Gece istediğim saate kadar okuyup yazmanın özgürlüğünü yaşıyorum sanıyorum ama saat alarmından beter bir sesle uyanıyorum. O maktap sesi, benim rüyalarımda türlü hallere dönüşüp kabusum oluyor.

Misal;

Rüyamda, tanımadığım biri matkapla benim beynimi deliyor ve bugüne kadar bulduğum tüm fikirleri çalmak istiyor. ( Ben de Steve Jobs’um ya, fikirlerimi çalmak isteyen adamlar var hayatımda.) Matkap sesinin doruğa ulaştığı noktada “ayy imdaaaaat!” diye uyanıyorum.

Rüyamda, tanıdığım biri matkapla çalışma odamın duvarına Kıvanç Tatlıtuğ posteri asıyor ve ben bundan çok memnun oluyorum. Uyandığımda ilk yaptığım şey, yüzümü bile yıkamadan çalışma odama gidip duvarlarımı kontrol etmek oluyor.

Rüyamda, maktap sesi pek hoşlanmadığım bir insanın sesi haline geliyor. O’nunla konuşurken karşımdaki insanın sesi maktap sesi gibi çıkıyor ve benim migrenim tutuyor. Ölecek gibi oluyorum. Rüya, benim ya uyanıp iki adet Advil almamla ya da bana acil durum iğnelerini yapan Deniz Bey’e ulaşmaya çalışmamla sona eriyor.

Rüyamda, maktap sesi telefonumun zil sesi oluyor ve ben gerçekten telefonumun çalmasıyla uyanıyorum. Arayan ya Garanti Bankası (günaydınnnnnn ilkay hanımmmmmm, kredi verelim mi size?) ya da annem oluyor. (ay uyandırdım mı çocuuuuum?)

Rüyamda, maktap sesi yeğenim Eylül’ün gülme sesi oluyor ve ben ağlayarak abimi arıyorum; “Abi koş, çocuk bozuldu. Tuhaf sesler çıkarıyor!”

Rüyamda matkap sesi, elektronik müzik olarak yer alıyor ve ben çok manasız bir klüpte bir grup hipsterla takılıyorum. Herkes tuhaf tuhaf dans ediyor, ben ağlamak istiyorum, oradan çıkmak istiyorum, niye oradayım hiç bilmiyorum ve kan-ter içinde uyanıyorum. (Kimse kusura bakmasın ama elektronik müzik dediğin çamaşır makinesi sıkma fonksiyonundayken, aynı anda elektrikli süpürgeyi çalıştırıp üzerine tek bir ingilizce kelimeyi düzenli olarak söylemekten farklı gelmiyor bazen.)

Sabahları matkap sesiyle uyanmam, bu ve benzeri rüyalarla bitiyor genelde. Bütün günüm berbat oluyor, mutsuz oluyorum. Üst katta oturanların her gün matkapla ne işi olur, ne delerler, nereye ne asarlar ya da maktap tutkunu komşularım evlerinde her allahın günü neyi tamir ederler hiç bilmiyorum. Ya işleri yok, kendilerine meşgale yaratıyorlar ya da sırf bana gıcıklık olsun diye yapıyorlar.

Gurur duymuyorum ama tam üç kez apartmanın şalterini indirdim. Tüm bloğun elektrikleri kestim ve huzur içinde uyumaya devam ettim. Maktap saplantılı komşu da, apartman görevlisi de aptal değil; birilerinin şalteri indirdiğini fark etmeleri çok uzun sürmedi.

Baktım bu fikir işe yaramıyor, ben de geçen gün maktap sesini duyar duymaz, üst kata çıktım.

- Günaydın, rica etsem bir iki saatliğine matkabınızı ödünç alabilir miyim?
- Ama biz kullanıyoruz şu an?!
- Biliyorum!

Vermediler. Çok zekice bir fikir bulduğumu sandım ama yemediler. Zaten matkaplarını kırıp atacak değildim, tek istediğim bir iki saatliğine o sesten kurtulmaktı. İşe yaramadı. Apartman görevlisiyle dertleştim, “hiç uğraşmayın, biz de bıktık” dedi. Benim kafam tamirat vs işlerine pek basmaz, maktapla duvar delmek dışında ne yapılır bilmiyorum, üst katta sanat galerisi yok; kapılarını çaldığımda iyice baktım evin duvarlarında tek bir tablo yok. Ne yapıyorlar çok merak ediyorum.

Her sabah çalar saat niyetine matkap sesiyle uyanmaktan bıktım. Ben de artık saati 8.30’a kuruyorum, Ati’nin bana hediye ettiği ses sistemini fişe takıyorum ve en derin uyuyan insanı bile uyandıracak kadar yüksek seste operalar, aryalar çalmaya başlıyorum.

Maktap sesini duymayacağım güne kadar her sabah eşsiz bir müzik resitali sunmaya devam edeceğim site sakinlerine. Baktım operaya alışıyorlar basıcam fusion jazz’ı, basıcam kardeşimin ipod’undan metal şarkıları. İnatsa inat. Manyaklıksa manyaklık.

Hayır, benim derdim belli…
Bir saat daha uyumak.
Peki ya siz?
Gerçekten ne yapıyorsunuz maktapla?

Just Like You by 17 Hippies on Grooveshark

Wednesday, 20 June 2012

MUSIN in COLORS - VARIOUS



Music In Colors, sevgili Hayalsu Altınordu’nun severek takip ettiğim renkli müzik projesiydi. Şarkıları, renklerle bağdaştıran; farklı zevkleri ve renkleri bir araya getirmeyi başaran bir siteydi.
Öyle ki; bu güzel fikri MoodTrack’in kardeşi ilan etmem de çok uzun sürmemişti.
Dün, sevgili Zülal Kalkandelen, telif problemleri yüzünden kapanacak olan MusicInColors’taki seçkisini kendi bloguna koyunca, aynı güzelliği benim de yapasım geldi.

Şubat 2011’de Music in Colors’ta yer alan seçkimi aynen paylaşıyorum.
Ve bu güzel şarkıları, renkleriyle birlikte sevgili Hayalsu’ya armağan ediyorum.
Music In Colors’un aramıza geri dönmesi dileğiyle…

MUSIC IN COLORS by MoodTrack

Bir Brezilyalı, bir kültür şoku, bir imam baildi ve bir rus dansı.
Ya da yeşil, turuncu, mavi, kahverengi.


Her şarkı dinlendiği andaki bir ihtiyacı karşılar. (Bilinçli olarak dinlediklerimizden bahsediyorum, toplu taşımada, marketlerde, mağazalarda, sağda-solda maruz kaldıklarımız sayılmaz.)

Kulağımızda çalan şarkıyı seçeriz. Kimi zaman ruh halimize göre kimi zaman bulunduğumuz yere göre. Trafiği çekilir kılan şarkılar vardır mesela ya da spor yaparken dinlediklerimiz.
Kimi şarkıları da anımıza eşlik etsin, halet-i ruhiyemize merhem olsun diye dinleriz.
Aramızda morali bozukken yarayı biraz daha kaşımak, az biraz daha hüzünlenmek için, iç burkan bir şarkıyı üst üste dinlememiş olan var mıdır?
Ya da gün içinde çalışırken özenle yaptığımız playlistlere ne demeli?

Şarkılar, yaşadığımız anın bestesidir; o anki duygularımızın notalarıdır.
Bu hissiyattan hareketle Music in Colors için dörtbenzemez ruhta şarkı seçtim.
Onlarca şarkının içinden sadece dört taneyi seçerken çektiğim acıyı bir ben, bir de iTunes'um bilir.

HA DIAS - LUCA MUNDACA
Ne zaman ruhum daralsa, elimin ilk gittiği şarkılardan biri.
Taptaze bir nefes gibi.
MusicInColors terminolojisiyle söyleyecek olursam yemyeşil bir şarkı.
Pırıl pırıl bir bahar sabahı gibi.
Her daim umutlu, daha beyniniz uyanmadan güne iyi başlatan şarkılardan.

Há Dias by Luca Mundaca on Grooveshark

GOD IS BUSY – Kultur Shock
Yer yer asabi, kısmen şakacı, kendine güvenen aslında gayet ukala bir şarkı.
Ne sarı ne kırmızı. Sinirli ve snop bir turuncu.
Sözlerindeki özgüven ve müzikteki sertlik, insana sanki biraz sonra uzun zamandır içinde tuttuğu bir şeyi “pat” diye söyleyip başına geleceklere katlanabileceği cesareti veriyor.
Evet, şarkıyı da sırf bu yüzden seçtim. Biraz sesimiz çıksın artık!

God is Busy by Kultur Shock on Grooveshark

Den Thelo Pia Na Xanartheis – Imam Baildi
Tam bir akşam üzeri şarkısı ve duygusu da, kokusu da, rengi de masmavi.
Santorini’nin mavi kapılı evlerini çağrıştırdığından mıdır yoksa “seni artık görmek istemiyorum, sakın bir daha geri dönme” satırlarının hüznünden mi emin değilim.
Ama emin olduğum bir şey var; hayatımda dinlediğim en naif terk ediş şarkılarından biri.

Den Thelo Pia Na Xanartheis by Imam Baildi on Grooveshark

RUSSIAN DANCE - Tom Waits
Temposundan mı yoksa ritmik ayak seslerinden mi bilmem bu şarkı bana başkaldırma hissi veriyor. Eskiyi yıkıp dökme, isyan etme ve elbette kabul etmediklerimizi değiştirme. Şarkının tamamı devrimin ayak sesleri gibi, rengi de kahverengi.
Açık, insanın içini rahatlatan bir kahverengi.

Russian Dance by Tom Waits on Grooveshark

Hayalsu Altınordu'nun sitesi: http://www.musicalife.org
Zülal Kalkandelen'in sitesi: http://zulalmuzik.blogspot.com/

Tuesday, 19 June 2012

NOT SUPPOSED TO SING BLUES - EUROPE



Benim gibi insanlar var dışarıda biliyorum.
Sabahları kahve mi içerler yoksa çay mı?
Onların evleri de benimki gibi uzak mı?
Küçücük bir şey hemen morallerini bozar mı?
İyi hissetmeleri için bir şarkı dinlemek, iki satır okumak onlara da yeter mi?
Yeni bir şey öğrendiklerinde heyecandan elleri titrer mi?
Bilmiyorum.
Zira hiçbiriyle tanışmadım.
Ama her gün aynı saatlerde, aynı şarkılardan geçiyoruz biliyorum.
Elbet karşılaşacağız.

Not Supposed to Sing the Blues by Europe on Grooveshark

* Deniz Kızılkaya'nın istek şarkısıdır.

Monday, 18 June 2012

BBC'S SHERLOCK HOLMES THEME - DAVID ARNOLD



İngiliz Edebiyatı okurken aldığım Detective Novel dersinden hiç hoşlanmıyordum.
Çünkü her şey çok tanımlıydı, hocanın derste sana anlattığını, sınavda geri yazman yeterliydi.
Gerçi aynı şey Shakespeare dersi için de geçerliydi ya neyse...

Evet, Sherlock Holmes okuyup sınava girmek eğlenceli görünebilir ama hep aynı hikaye.
Yok "the Hounds of Baskerville", yok efendim Watson'ın notları, yok işte Sherlock'un keskin zekası. Elli defa okuduğum hikayelerde yeni bir şey yoktu, yazabileceğim yeni bir essay konusu bile yoktu. Hiç değer vermedim. Tam küstah üniversiteli tavrı işte.

Aradan tam 12 yıl geçti.
Geçenlerde kardeşim bana "abla, hiçbir şey izlemiyorsun ama yeni Sherlock'u mutlaka izlemelisin" dedi. Kardeşime gayet İngiliz usulü hafif bir küçümsemeyle baktım.
Tam iç geçirip lafa girecektim ki, bu bakışı adı gibi bildiğinden bana direkt "ama bunu BBC yaptı ve Benedict Cumberbatch ile Martin Freeman oynuyor." dedi.
Bir anda ifadem değişti.
Zira bizim evdeki inanış şudur; dizilerin, edebiyatın ve müziğin en iyisi %99 İngilizler'den gelir. O yüzden ne Türk dizilerine ne de HBO dizilerine meyletmeyiz. Sezon takip etmeyi bırakın, bir bölüm izlemeye tenezzül bile etmeyiz.

Hiçbir bölümünü kaçırmadan izlediği en son dizi "Süper Baba" olan ben, iki gece uyumadan Sherlock'u izledim. Hala, ara ara açıp izliyorum.
İzlerken kafamı duvarlara vuruyorum.
Müthiş cast, müthiş hikaye anlatımı, müthiş müzik, müthiş prodüksiyon.
(Kimse kızmasın ama sonra gelip süper dizi diye Behzat Ç, Yalan Dünya filan diyorsunuz.)

Evet yine bildiğim Sherlock hikayeleri ama bu kez farklı.
Ben yeni bir şey görmeyi başaramamıştım, ne haddimeyse tenezzül bile etmemiştim.
Sherlock'u yeniden yapanlar başarmış.
Sürekli "storytelling" diyoruz ya, açın izleyin, öğrenin nasıl yapılıyor.

Yıllar öncesinden gecikmiş özrümü dileyeyim tam yeri gelmişken.
My deepest apologies Sir Arthur Conan Doyle.
Seni bilememişiz, görememişiz, okuldaki dinozorlar sağ olsun, tiksindirmişler.
Kusura bakma, gençliğime ver.
Mersiler.

Şu an Londra'da olan kardeşime not: You're one lucky lad, cheers mate!



* Transkriptte görüldüğü üzere notlarım hiçbir zaman süper olmadı, 100 üzerinden 55 küsurla geçinip gittim. İngiltere'deki okulumda bana hayatımdaki en yüksek notları veren Mike ve Mrs Davies'e selam olsun, beni bi onlar anladı :)

Sherlock - Main theme (BBC) by David Arnold & Michael Price on Grooveshark


Opening Sherlock by David Arnold & Michael Price on Grooveshark

Friday, 15 June 2012

CRY TO ME - STAC



Kim bilir daha kaç öküz ölecek de, kaç ortaklık bozulacak.
Beş dakikada değişecek bütün işler, nasılsa anlamayacaksın.
Kıymete de bineceksin, attan da düşeceksin.
Ne kadar ararsan ara, orada olmayan şeyi de asla bulamayacaksın.
En iyisi oku ve zamana bırak.
Bildiğini değil, daha önce yazılmışları oku.

cry to me by Stac on Grooveshark

Monday, 11 June 2012

NOBODY ELSE'S - PATRICE



Zaman, sadece onlara ayak uyduranları değiştirir.


Nobody Else's by Patrice on Grooveshark

Saturday, 2 June 2012

RISING TO THE TOP - BLACKNUSS


İşten ayrılıp free fall (evet freelance değil, free fall) dünyasına girdiğimden beri mesai saatleri içinde sahildeki kafelerde oturan insanlardan biri oldum. Hemen küfretmeyin, bilgisayarım çoğu zaman yanımda, tweet atıyor bile olsam yüzümde “kanun hükmünde kararname” hazırlıyormuşum gibi bir ciddiyet oluyor.

Çok değil, bir iki ay önce, “dışarıda çalışalım kafamız açılsın” diye gittiğimiz bir kafede “Bana bakın, sizin kirada evleriniz, taksi plakalarınız filan mı var? Herkes mi ev hanımı? Herkes mi freelance yapıyor? Herkes mi öğrenci? Sana diyorum, aloo! Ne iş yapıyorsun? Hangi ara para kazandın da bu saatte burada bira içiyorsun?” diye cinnetin eşiğine geldiğim günü hatırladıkça, mesai saatleri içinde, ofis dışında toplantı yapan insanların yanında oldukça saygılı ve dikkatliyimdir.

Mesela Bebek Kahve’de gazete filan okumak istesem “boş boş geziyor bu” imajı vermemek için Resmi Gazete okuyorum. Ara sıra telefonuma sinirle bakıp ve eş zamanlı öfleyip püfleyerek “hala aramadı bunlar başlıycam aaa!” izlenimi yaratıyorum. Eğer telefonum çalarsa arayana “n’apim ya toplantı yapıcaz, bekliyorum” diyorum. “Ne toplantısı?” diye soran olursa “konfidenşıl” deyip konuyu da telefonu da kapatıyorum.

Böylece iş yerinden nefes almak için müşterileriyle kafelerde/restoranlarda toplantı yapan, çalışan grubun mahalle baskısını bertaraf edebiliyorum.

Ama şu zamana kadar ev hanımlarıyla baş etmeyi bir türlü beceremedim. Sabah saatlerinde ya da öğleden sonra markete gitmeye resmen çekiniyorum.

Markete girmeden, kapının önündeki market arabalarından birine uzanıyorum; dakika bir, gol bir. Hemen çaprazımda bir abla beliriyor ve “ne alacaksın ki o kadar?” der gibi bakıyor. Meyve-sebze reyonunda “ne alsam?” diye bakınırken bir grup “bak tipe bak, sanki üç çeşit yemek yapacak!” der gibi kendi aralarında bakışıyor ve sanki önlerinden kaçırıyorlarmış gibi telaşla dolmalık biber alıyor.

“Şov yapmayın lan!” diye bağıramayacağım için yeşilliklere bakayım diyorum. Biraz roka, biraz dereotu filan alıyorum. “Başka ne alsam?” diye düşünürken yanımdaki toplu bir teyze, hafiften sırıtarak ve küçümseyerek “bak, bu ısırgan otu” diyor, ben kendisini “evet, biliyoruz herhalde!” diye tersleyip iç reyonlara doğru kaçıyorum.

Tam elimi ton balığına uzatırken beni kınayan başka bir ev hanımı görüyorum, ton balığını bırakıp makarna için domates sosu alayım diyorum “hazır alınır mı, kendin yapsana?” der gibi bakan başka bir kadınla göz göze geliyorum. Hangi yoğurda, hangi sebzeye elimi uzatsam bir kaşı kalkan kadın görüyorum. Deterjan reyonuna zaten gidemiyorum. O kadar saat dolaşıp bir kilo elma ve 6'lı sodayla eve dönüyorum.

Markete akşam saatlerinde gittiğimde ise durum tersine dönüyor. Market, iş çıkışı bir sürü çalışan kadın ve adamla dolu oluyor; hepsi rahat rahat ton balığı alıyor, muhtemelen hiçbiri karnıyarık yapmayacak. Onlar sağ, onlar selamet; hazır yemekler havada uçuşuyor.

Ben de artık markete akşam saatlerinde gidiyorum.
Gün içinde gördüğüm mahalle baskısı ile yaşamak çekilir dert değil.
Annem, bir de evin üst tarafında kurulan pazara gitsene "meyve-sebze daha taze oluyor" orada diyor bana. Yok ya, deli miyim ben?
Gideyim de pırasayla dövsünler beni değil mi?
Ayrıca ben istesem dolma yaparım tamam mı?

Rising To The Top by Blacknuss on Grooveshark

MILLION WAYS - POVO


"Hayal, ipleri elinden kaçırmaktır.
Oysa öyle bir dünyada yaşıyoruz ki, o ipin ucu elinizden kaçtı mı,
hemen bir başkasının eline geçiveriyor.
Ondan sonra, siz hayal ediyorsunuz ama bir başkası yaşıyor." *

* İsmet Özel


Million Ways by Povo on Grooveshark