Wednesday, 30 May 2012

PACHAMAMA- CACERES


Hindistan'da filleri yakalamak için uygulanan bir yöntem var.
Önce fillerin yaşadığı yerlere derin çukurlar açılıyor ve filler ansızın
tuzağa düşürülüyor.
Sonra simsiyah giyinmiş adamlar, çukura düşmüş fillere günlerce işkence ediyor.
Zavallı filler düştükleri çukurda her gün şiddet görüyorlar.
Bir süre sonra aynı adamlar bu kez beyaz kıyafetler giyerek filleri çukurlardan çıkarıyor.
Onları yıkıyor, besliyor, seviyor.
Filler de kurtarıcıları olan "kahramanlarına" sonsuz bir sevgi ve bağlılık duyuyor;
büyük bir sadakatle hizmet ediyor.

Bir de filler için "hafızaları iyidir" derler.
Söz konusu can havli olunca hafıza da kalmıyor herhalde.

Kabul etmek gerekir ki çok iyi fikir.
Çoğu politikacının, yöneticinin, patronun, müdürün, arkadaşın her gün etrafındakilere yaptığı bundan farklı değil.
O yüzden biri seni çukura iterken çukura değil, seni itenin gözlerine bakmak lazım.
İyice hafızaya almalı ki, seni oradan çıkarırken hatırlayabilesin.

Hikayenin züğürt tesellisi de Bülent Ersoy'dan gelsin; Zalimin zulmü varsa, sevenin allahı var.

Pachamama by Cáceres on Grooveshark

*Fotoğraf, Çeşme Marina'dan.

Saturday, 26 May 2012

LOVE ME BACK - CAN BONOMO


Leo Burnett'te çalışırken, bizi aylarca süründüren uluslarası bir müşterimizin işi için
Leo Burnett'in Avrupa ofislerinden biriyle telekonferans yapacaktık.
3-4 kişilik bir ekip toplantı odasına girdik, kim bilir kaç kez konuştuğumuz mevzuları tekrar tekrar konuşmak üzere ve can sıkıntısından öleceğimizi bile bile numarayı çevirdik ve karşı tarafın açmasını bekledik.

Karşı tarafın "hello" dediğini duyar duymaz bana ne olduysa atladım:
- Good evening London, thanks for the great show!
Here are the results of Turkish jury. Malta deux points!

Biz deli gibi güldük, gıcık İngiliz gülmedi.
Hayatında hiç erovizyon oyunu oynamamış herhalde.

Erovizyon, bir müzik yarışması olarak ciddiye alınacak düzeyde olmasa da, maalesef bizim gibi kendini sosyal, politik, kültürel ve sanatsal alanda iyi ifade edememiş ülkeler için futboldan sonra hep fırsat oldu. (Kaldı ki, kazanacak ülkelerin bir şekilde pazarlıkla belirlendiğini düşünüyorum.) Ayrıca, ciddi bir çoğunluk hangi ülkelerin birbirine yakın olduğunu, kimlerle aramızdaki husumetlerin çözülmediğini, hangi ülkelerin bizim hakkımızda hiçbir fikri olmadığını başta Bülent Özveren olmak üzere Erovizyon sayesinde öğrendi. Gerçekten inanıyorum buna.

Erovizyon başlı başına komik bir organizasyon.
Katılanların söylediği şarkılardan, kostümlerinden tutun da, ülkelere bağlanıldığında aşırı sevinç ve "Oh my god! What a show, what a fantastic evening!" yalakalıklarına kadar komik.
Puanlama kısmı daha da komik. Bizim sunucularımızın hali komik, "Yıl 2012, Portekiz hala bize puan vermiyor sevgili izleyiciler, bunların topunun allah cezasını versin" milliyetçiliği komik.

Uzun zamandır Erovizyon'u sadece Terry Wogan'ın (BBC) esprileri için izliyordum.
O da bıraktı, yerine gelen arkadaşı pek tutmadım, yine Bülent Efendi'ye kaldık.

Bu sene İtalya'nın şarkısını çok beğendim, İngiltere'nin yıllardır son sıralarda olmasını keyifle izleyen biri olarak (Terry Wogan komik yorumlar yapıyordu o yüzden; Thank you Europe, thank you for nothing" gibi) Engelbert Humperdinck'in performansını merak ediyorum, yarı finalde çok sıkıldım, umarım final daha eğlenceli olur.

Can Bonomo'yu da gönülden destekliyorum, eğlensin dönsün ve hatta kazansın; seneye Erovizyon burada olsun, memlekette İngilizce ve Fransızca bilen bir tek o ikisi varmış gibi geceyi Meltem Cumbul, Korhan Abay sunsun istiyorum. Portekiz bize puan versin, Yunanistan 12 puanı Kıbrıs'a verirken "pardon ama ya ne olacağıdı?" desin, bizim 12 puan Azerbaycan'a giderken "al kanka" rahatlığında gitsin istiyorum. Ve hatta yarışmayı kazanamazsak başbakan çıkıp "gerekirse beş sene erovizyona gitmeyiz" desin istiyorum.
Vallahi de istiyorum.

Bonus: Engelbert Humperdinck, abinin gerçek adı değil. Bayıldığım insan Eddie Izzard'ın, O'nun ismiyle ilgili çok komik bir skeci vardı, buyrun link burada: http://www.youtube.com/watch?v=ckGmMO0zbJo

Love Me Back (Eurovision 2012 - Turkey) by Can Bonomo on Grooveshark

Thursday, 24 May 2012

ANYTHING YOU WANT - BELLERUCHE


Hani bazen kendini küçük bir kavanoza kapatılmış gibi hissediyorsun ya...
Kapağını hem de en sevdiklerin sıkıca kapatmış, hatta bir de üzerine etiket yapıştırmış.
Sanki sen bir kavanoz reçelmişsin gibi.
Haklısın.
Çünkü sen bir reçelsin.
Ya da turşunu kurmuşlar haberin yok.
Ama korkma bazen oluyor öyle.
Sen kafandan bir şeyler planlarken, boş boş etrafa bakınırken, bazen telaşsız bir günde
kendi kendine hayaller kurarken biri gelip kapağını kapatıyor.
İçeride bir sen kalıyorsun, bir de ne yapacağını bilmediğin hayallerin, fikirlerin.
Al onları otur karşına konuş.
"Benden ne istiyorsunuz?" diye sor.
Onlarla uzlaşabilirsen dışarı çıkabiliyorsun.
Hayır, kapağı kimse açmıyor; kavanoz kendi kendine kırılıyor.
Dikkat et kapağını kaybetme, sonra onu kendi planlarını kavanoza koymak için kullanacaksın.
Eğer içinden çıkamazsan da üzülme.
Senden çok güzel reçel olur.
Ve o reçel de bir gün biter, kapağını birisi açar elbet.

Anything You Want (Not that) by Belleruche on Grooveshark

*Bu şarkı bht için.

Tuesday, 22 May 2012

MOVES LIKE JAGGER - MAROON 5


Bir süredir ne zaman dışarı çıkacak olsam “giyecek hiçbir şeyim yok!” diye isyan ediyorum. Bu yüzden geçen gün, gardrobumu açıp içinde ne var ne yok diye uzun uzun baktım. Bir saatlik bakışmaların sonunda dolaptakileri sınıflandırmaya karar verdim. Başaramadım.
Bir iki arkadaşımı aradım, onların da aynı durumda olduğunu öğrendim. Evet, toplu olarak giyecek hiçbir şeyimiz yok maalesef.

Meğer, hangi ruh hallerinde neler almışız da haberimiz yokmuş. Yaptığım küçük, gayri resmi ve gayri ciddi araştırmadan çıkan sonuçları aynen paylaşıyorum. İşte alışveriş yapmak için saçma sapan motivlerimiz ve alışveriş profilimiz:

1- Nası yani? Kilo verince ayaklar da küçülmüyor mu?
Bir iki kilo fazlam var. Yani balık etliyim. Aslında kemiklerim iri de diyebiliriz. Genetik bizde. Tamam peki, değil. Spor yapamıyorum son bir yıldır. Bu yüzden her Pazartesi diyete başlarım, Salı öğlen 12.00 gibi biter. Ama kafama koyduğum zaman da sağlam kilo veririm. Sonra geri alırım ayrı.

Diyetteyken kendimi motive etmek için alışveriş yaparım. Bedenimden küçük elbiseler, pantolonlar ve en çok da ayakkabı alırım. Kilo verince 1-2 beden küçüleceğime göre ayaklarım da en az 1 numara küçülecek haliyle. 37 numara bir sürü ayakkabım var, hepsi “ayaklarım küçülür küçülmez giyeceklerim” rafında bekliyor. Şimdilik giyemiyorum, ama bi kilo vereyim… Diyet? Bu Pazartesi kesin başlıyorum.

2- Benim niye fırfırlı gömleğim var?
İsmini veremeyeceğim bir arkadaşımın pembe tüylü bir şapkası varmış! Şıkır şıkır giyinip operaya gitmediğimizden olacak bir kere bile taktığını görmedim.

Fırfırlı beyaz gömleği de ilginç. 17.yüzyıl Fransız modası geri dönerse kesin giyer bir gün, o yüzden dolapta durmaya devam etmeli!

Püsküllü bej pantolonuna söyleyecek söz bulamadım, ama olur ya bir gün Texas’a tayini çıkarsa yerel halka adaptasyon zorluluğu çekmeyeceği kesin. Her biri sarhoşken alınmış izlenimi yaratan kıyafetlerden güzel bir pişmanlık koleksiyonu çıkar, yalnız o kırmızı deri pantolona yapacak bir şey gerçekten yok.

3- Valla çok ucuzdu!
İndirim zamanı gözü dönen bazı kadınlar vardır hani... (Bütün kadınlar yani...)
Sezon ortası, sezon sonu ve “canımız istedi yine yaptık indirimleri”nde kendini kaybedenlerden... Ne aldığını eve gidene hatta ertesi sabah deneyene kadar fark etmeyenlerden...

Bilirsiniz işte... Pazar yerine dönmüş mağazanın içinde telaşla gezinirler, kıyafet yığınlarından gözlerine çarpanı seçerler, üzerlerine şöyle bi tutarlar, denemelerine bile gerek yoktur, etikette yazan iki haneli sevimli rakam o tişörtün alınması için yeterli bir sebeptir.

Sonrası malum... Asla giyilmeyecek etekler, tişörtler; hiç tarzınız olmayan kemerler, küpeler... Ve fakat zengin görünen, her telden çalan, her an moda olabilecek kıyafetlere son derece hazır bir gardırop. Tabii ki yeni indirim dönemine kadar.

4- Alışverişe meyyalim vallahi stresten!
Birbirinin aynısı üç adet kemer, plasik küpeler, gümüş küpeler, gümüş gibi küpeler, farklı boyutta halka küpeler, şıngır şıngır bilezikler, çiçekli broşlar, Hello Kitty tacı, tavuskuşu tacı, renkli tokalar, renksiz tokalar, lastik tokalar...

Ne zaman iş yerinde bir şeye sinirlensem kendimi bunları alırken buluyorum. İş yerinden çıkıyorum, söylene söylene en yakın alışveriş merkezine atıyorum kendimi. Gözüme aksesuar mağazalarını kestiriyorum, sanki çok acil bir yere yetişecekmişim gibi hızlı adımlarla içeri gidiyorum, gözüme hoş görünen şeyleri alıyorum ve aynı kararlıkla çıkıyorum. Zaten sonrasını pek hatırlamıyorum.

Küçük grubumuzdan çıkan profiller böyle.
"Giyecek bir şeyim yok!"bazen küçük bir espri ve bazen de büyük bir şımarıklık.
Ben dolabımı açtım ve büyük bahar temizliği yaptım.
Gayet iyi durumda olan, giymeyeceğim ya da giymekten sıkıldığım ama bir başkasının işine yarayabilecek tüm kıyafetlerimi/ayakkabılarımı ayırdım.
Beşiktaş Belediyesi’nin Dost Eller Organizasyonu’nu aradım.
Sağ olsunlar, kalkıp geldiler ve evden kullanmadığım tüm eşyaları aldılar.
İlgilenenler için:
Beşiktaş Belediyesi, Dost Eller Organizasyonu - 0 212 261 81 00
Ve elbette şu an giyecek hiçbir şeyim yok!

Maroon 5 featuring Christina Aguilera by Moves Like Jagger on Grooveshark

* Fotograftaki gardrop benim değil. Gerçekten.

FARKINDAYIM - SEZEN AKSU


Ben küçükken yazları dedemin yazlığında geçirirdim.
Türk kahvesi yapmayı da o zamanlarda öğrendim.
Rahmetli dedem, her öğünden sonra mutlaka bir türk kahvesi içerdi,
yanında da bir tane Parliament (eskiden Dunhill, sonra bir ara Salem) tellendirirdi.

Dedem çok disiplinli bir adamdı.
Sabah kahvaltılarında, öğle ve akşam yemeklerinde aileyi tam kadro masada görmek isterdi
ve hiçbir bahane kabul etmezdi.
Herhangi bir şekilde geç kalamazdın, mayoyla masaya oturamazdın.
Geç kalana kızardı, uykusu açılmadan sofraya oturana da.
Günün ve akşamın geri kalanında canın ne isterse yapabilirdin ama yemek saatlerinde
evde olmak kesinlikle karşı gelemeyeceğin bir kuraldı.
Dedemden önce eve dönmenin telaşını bir ben bilirim, bir de sarı-kırmızı bmx'im.

Bir yaz, bizim sokağın altında oturan Ankaralı bir kızla arkadaş olmuştuk.
Çok yer etmemiş hafızamda sanırım, adını hatırlamıyorum.
Bahçelerinde kocaman bir armut ağacı vardı, Buraklar'ın evinin tam çaprazında.
Bir gün akşam üzeri 7 gibi evlerinin merdiveninde oturmuş balık-ekmek yiyordu.
“N'apıyosun?” diye sormuştum.
“Yemek yiyorum, komşular yapmış, verdiler bana” dedi.
“Sizinkiler kızmaz mı? diye sordum.
“Yoo", dedi, "niye kızsınlar?”
“Çünkü yemek birlikte yenir.” dedim kendimden gayet emin.
Gayet gamsız, omuzlarını silkti, yedi yemeğini.

Ne zaman karşımdakini kendim gibi düşündüğüm için zarar görsem; kendimi salak gibi hissetsem, aklıma bu 9-10 yaşlarımdaki saf halim aklıma gelir.

Maalesef, karşılaştığım bir sürü insanı kendim gibi sanarak büyüdüm.
Biliyorum abim de, kardeşim de, birçok arkadaşım da öyle büyüdü.
Mesela Esin’le aramızda bir espri vardı, ne zaman anlamadığımız bir şey olsa “bu insanlar bizim almadığımız bir derse mi girmişler abi? Şark kurnazlığı 101 gibi?” diye hayıflanırdık.

Hikaye herkes için aynı aslında; sen, diğerlerini kendin gibi bilip yaşarken, bazıları senden önce büyüyor, nedense bazı şeylere onların kafaları daha iyi basıyor. Bir şekilde senden daha cin fikirli oluyorlar ve gözleri her zaman seninkinden daha açık oluyor.

Çünkü sen yemek saatinde evdeyken, onlar kim bilir başka yerlerde neler öğreniyor.

Farkindayim by Sezen Aksu on Grooveshark

* Murat Harput'un istek şarkısıdır.
** Fotografı, geçen yaz Alaçatı'da çektim.

Monday, 14 May 2012

WISHING IT WAS - Carlos Santana feat. Eagle Eye Cherry


Pazar günü, babam, dedemin mezarını ziyarete gittiğinde çiçeklerin arasına bırakılmış bir not buluyor. Notta şu yazıyor; "Halil Amca, 18'inci şampiyonluğunuz kutlu olsun. Sizi Unutmadık. Rahat uyu, mekanın cennet olsun. Dürüst Galatasaraylı'ya sonsuz saygılarımızla"

Babam notu kimin bıraktığını tahmin ediyor ve arayıp "Babam notu almış, çok sevinmiş. Seni de kutlamalara acil bekliyor" diye takılıyor ve karşı taraf "tövbe estağfurullah!" diye telefonu kapatıyor.

Rahmetli dedem büyük Galatasaraylıydı, babam da büyük Fenerbahçeli.
Keşke aramızda onlardan daha çok olsa.

Bu arada...
Dede; iki kere şampiyon olduk sayılır, onu nota yazmamışlar.
Geldiğimde ben bilahare anlatırım sana.

Wishing It Was (feat. Eagle-Eye Cherry) by Santana on Grooveshark

Saturday, 12 May 2012

ÇILDIRIN ÇILDIRIN - GALATASARAY


Şampiyonluk totemi bugünden itibaren şöyle;
Barış ve Hakan beni bırakıp Bozcaada'ya gidecek,
Murat, arkadaşının düğününde göbek atacak.
Dilek, karşıda olacak ve maç boyunca bildiği tüm duaları okuyacak.
Özgün, üç Fenerli ile maç izleyecek.
Demir, evine Galatasaraylı arkadaşlarını çağıracak.
Erdinç, maçtan önce attığım sms'ime cevap vermeyecek, maçtan sonra arayıp "sarı' diyicem sadece "kırmızı" diyecek.
Mert, denizaşırı bir ülkeye gitmek üzere uçağa binecek.
Abim, maçtan 30 dakika önce Eylül'ü getirecek ve biz kurdelalarla tuhaf bir oyun oynayacağız.
Kardeşim, arkadaşlarında olacak ve ben maçı evde tek başıma kulakları takıp müzik dinleyerek maçı izleyeceğim.
Tüm bu şartlar yerine geldiğinde şampiyonluk gelecek!
Totem bundan sonra budur, arz ederim :)

Cildirin Cildirin by galatasaray on Grooveshark

CARNAVAL DE PARIS - DARIO G


İlkokuldayken bana sürekli takılan Fenerli bir arkadaşım vardı.
Beni kızdırmak için defterime FB yazardı, sarı Arı Mayalı silgimin bir tarafını tükenmez kalemle maviye boyardı. Ben O'na her seferinde aynı şekilde karşılık verirdim: Biz sarayız, siz bahçesiniz oğlum! Bunu her duyduğunda sinirden deliye dönerdi. Çocukluk işte.

Ortaokulda iş biraz daha ciddiye bindi.
Özellikle yenildiğimiz maçlardan sonra okula gitmek hayli zorlaştı.
Etrafımdaki Galatasaraylılar artsa da mutlaka bizi sinirlendirecek bir Fenerli çıkıyordu karşımıza.
Bu sefer oturduk dönemin futbol şube sorumlusu Adnan Polat'a bir mektup yazdık. "Takım iyi oynasın, bir şey yapın. Okulda dalga geçiyorlar sonra üzülüyoruz" diye. Mektubun bir kopyası ya Emine'nin ya da İnanç'ın defterlerinden birinde duruyordur. Çocukluk işte.

Lise ve üniversite yılları stada artık daha rahat gidebildiğimiz yıllardı.
Esin'le Juventus maçı için 7 saat önceden Ali Sami Yen'e girip oturmuşluğumuz var. Yine mesela her maç giderek acayipleşen totemlerimiz var, UEFA Kupası turunu görmek için Taksim'de saatlerce beklemişliğimiz var. Çocukluk işte.

Şimdi üstüne para verseniz 7 saat önceden hayatta stada gidip oturmam.
Bırakın mektup yazmayı, yöneticilerden birine tweet bile atmam.
Formamı giyer bir tarafta otururum sessiz sakin.
Biz büyüdük; değerler de, hesaplar da küçüldü.
Futbol kimin için var artık pek emin değilim.
Kupa da, şampiyonluk da, dünyanın bütün golleri de kim isterse onun olsun.
Çünkü bize her sevdadan geriye kalan sadece Galatasaray.

Ve elbette;
Biz sarayız, siz bahçesiniz oğlum! 

Carnaval De Paris by Dario G on Grooveshark

Thursday, 10 May 2012

EVERYTHING TO LOSE - DIDO


Bir süredir "kaybetmenin, "kazanmanın" karşıtı değil; bizzat tetikçisi olduğuna inanıyorum.
Yani kazanmak için, mutlaka kaybetmek gerekiyor.

Ama ilginçtir kazanmak son derece hızlı bir eylemken, kaybetmek de tam tersine yavaş işliyor.
Bir anda kazanıp alkışlanıyorsun, sonra hemen alışıyorsun.
Oysa her seferinde yavaş yavaş kaybediyorsun ve asla alışamıyorsun.

Yine mesela, kazanmak çoğu zaman gözünün önünde oluyor.
Ne kazandığını, nasıl kazandığını biliyor, anımsıyorsun.
Ve fakat çoğu zaman neyi, nasıl ve hatta hangi arada kaybettiğini anlamıyorsun.
Bu kadar yavaş bir eylem, bu derece sinsi ve senden bağımsız işliyor.

Kazanmak çoğu kez hak etmekle eş değer tutuluyor; kola şişesinin kapağından bedava çıksa bile onu bir şekilde hak etmiş olduğuna inanıyorsun.
Oysa kaybetmek hep başka dinamiklerin ve senden bağımsız marifetlerin sonucu oluyor.

Çünkü hayatta her zaman hak ettiğini değil, pazarlık ettiğini alırsın.
Pazarlık etmeyi bilmiyorsan kaybedersin.
Biraz kafan çalışıyorsa neden kaybettiğini anlar ve pazarlık etmeyi öğrenirsin.
Pazarlık etmeyi öğrenince kazanırsın.
Çünkü hayatta her zaman hak ettiğini değil, pazarlık ettiğini alırsın.

Dido - Everything To Lose by Tony-Falcao

Tuesday, 8 May 2012

COR DI ROSA - MENDES BROTHERS


Bu kadar aptal olmasaydı anlayacağı cümleler kuracaktık biz O’na.
Sadece bildiği kelimeleri yan yana getirecek, bilmediklerinin altını çizecektik.
O'nun düpedüz aptal olduğunu anlamamız, onu sevmeyi bıraktığımız güne tekabül eder.

En büyük aptallığı herkes için çok önemli olduğunu düşünmesiydi. Dünya bu kadar küçükken, kendini bu kadar büyütmemeyi bir türlü öğrenemedi.

O kadar aptaldı ki; hafızasızdı. Unutkan değil, hafızasız. Söylediğini unutmuş gibi yapar, bir dediği diğerini tutmaz, ayak üstü kırk yalan söyler, sonra hepsini yalanlardı. O kadar aptaldı ki söylediği yalanları bile hatırlamazdı.

O kadar aptaldı ki; her zaman haklıydı. Kendini haklı çıkarmak için gösterdiği çabayı başka bir şey için göstermezdi. Mutlaka bir yolunu bulur, kendini aklar; kendi beyniyle kendini onaylardı. Haklı olursa güçlü ve alacaklı da olacağını sanacak kadar aptaldı.

O kadar aptaldı ki; her şeyi parayla hallebileceğini sanıyordu. Ama hiçbir zaman o kadar parası olmadı, bunu bile bilemeyecek kadar aptaldı.

O kadar aptaldı ki; öğrenmiyordu. Kendi bildiklerinden başka bir şeye ihtiyacı olmadığını düşünecek ve değişmemekle gurur duyacak kadar aptaldı.

O kadar aptaldı ki; utanmıyordu. Ne başına gelenlerden, ne etrafında olup bitenlerden ne de yaptıklarından gram hicap duymuyordu. Her zaman bir nedeni olacak kadar aptaldı.

O kadar aptaldı ki; O'nun aptal olduğunu çok geç anladığımız için gerçek aptalın kim olduğunu hiç fark etmedi.

Cor Di Rosa by Mendes Brothers on Grooveshark

Monday, 7 May 2012

CALL YOU OUT - LADI6


- İyi günler, Acıbadem’e lütfen.

- Tarif eder misin ablacım, karşının taksisiyim.

- Acıbadem zaten karşıda?!

- Haa… Eee… Evet. Tabii. Hangi karşıda oluyodu o?

- Beyfendi, Mecidiyeköy’deyiz. Hangi karşı olabilir?!

- Ha tamam. O zaman köprü yoluna gireyim ben… gireyim mi?

- Yok yok. Sağda ineyim ben. Bu ne ya? Şaka gibi gerçekten.

- Kusura bakma ablacım “ben karşının taksisiyim” dedim sana.

- Hangi karşının ya? Aaa deliricem valla.

- E ablacım Mecidiyeköy’deyiz. Hangi karşı olabilir? Allah allah ya.

* Hikayedeki olay gerçekten yaşanmıştır.

Call You Out by Ladi6 on Grooveshark

Sunday, 6 May 2012

EDERLEZI (live) - BEIRUT



Fotograftaki resimleri dün akşam babam çizdi.
Annem de hepsini tek tek bahçesindeki gül ağaçlarından birinin dibine koydu.
Dilek arayıp "baban benim kocamı daha yakışıklı çizmiş nabeeer?" dedi, kardeşim babamın O'na çizdiği kızı beğenmedi, ben "abimin arabası niye jeep, benimki niye eski model? Ayrıca onun niye helikopteri var?" diye çamur yaptım, "annem tatile mi çıkıyor, yazlık mı bu? yoksa tekne de mi alıyorsunuz?" diye Hıdırellez dileklerini pazarlığa dökerken arkadan benim için bir çizim daha geldi.

Öyle bir kitap yazıyorum ki best seller oluyor, bütün yayınevleri peşimde koşuyor ve hsbc'de telif param birikiyor. Tamam son kısmı uydurdum, babam hazırlıksız yakalanmış, telefonun yanında duran not kağıdına çizmiş, "annen son anda söyledi, 2-3 duble içmiştim, yoksa benim okulda reklam tasarım dersim hep 10'du, Hızır benim için çerez müşteri" diye de ekledi.

Hızır kime, ne zaman yetişir bilmiyorum ama bizimkiler sağ olsun Hızır'dan her zaman hızlıdır.

Ederlezi by Beirut on Grooveshark