Monday, 19 November 2012

UN ANGE EN PAIX - AMINA feat. ZOHAR



Campo dei fiori’de boş boş gezinen bir turiste, üzerinde “Superman” logosu olan bir tişört satmaya çalışıyordu. Adamın önüne atladı. İki eliyle tişörtü açtı. Aşırı neşeliydi. Doğulu aksanıyla gülümseyerek sordu;

- Do you like Superman? 

Turist, yüzüne bakmadı. Sıkıntıyla öfleyip püfledi biraz. Sert bir şekilde "No!" dedi.

Çok şaşırdı. Neşesini hiç bozmadan hayretle sordu. 

- But... Why not?!

Cevap vermedi turist. Yürüdü gitti. Göz göze geldik.
Gülümsedi. Sonra kafasını iki yana sallayarak ve (niyeyse eminim) kendi dilinde “insan Superman’i niye sevmez ki?” diye söylenerek tişörtü katladı. Biliyordu. Daha sabah 10’du, önünden daha tonlarca suratsız turist geçecekti ve hiçbiri niyeyse Superman’i sevmeyecekti.

...

Tarihi binaların, kiliselerin, çeşmelerin önünde hediyelik eşya satıyorlar.
Sokak aralarında kestane.
Alışveriş trafiğinin yoğun olduğu yerlerde parfüm, çanta, saat.
Pazarda domates, peynir, baharat.

Yağmur yağınca bir anda şemsiyeci oluyorlar.
Geceleri, bardan-restorandan çıkanların önünde belirip kötü bir müzikle dans eden tuhaf oyuncakları satıyorlar.
Havaya atınca yanıp sönen ışıklı topları da.

Sezar oluyorlar bazen.
Bazısı yüzünü boyayıp Özgürlük Heykeli gibi saatlerce kıpırdamadan dikiliyor.
Sokak aralarında türlü şovlar yapıyorlar.
Şarkı söyleyeni olmuyor pek.

Bizim zabıta misali, polis (Belediye Polisi diyorlar sanırım) sokağı teftişe gelince bir anda organize oluyorlar. Tezgahlar 20 saniyede toplanıyor, üzerinde ne varsa büyük çöp poşetlerine konuyor; ve bir anda yerdeki çöpleri topluyormuş gibi temizliğe girişiyorlar.

Sorsan yol tarif edemiyorlar, İtalyanca ya da İngilizce konuşamıyorlar.
Gideceğin yerin ismini tane tane söylesen bile hiçbir yeri doğru dürüst bilmiyorlar.

Roma sokaklarında Bangladeş, Afganistan ve Pakistan kökenli onlarca göçmeni gördüğümde aklıma hep aynı şey geliyor. “Oralı” değiller, yaşadıkları yerin dilini bile zor konuşuyorlar ama şehrin turistini bizzat onlar ağırlıyor. “Madem Romalı asker kılığına girdin, illa İtalyan olacaksın” diye bir isteğim yok. (Afgan “Romalı Asker” tuhaf görünüyor ayrı.)

Benim merakım başka;

Kapısında küçük hediyelik eşyalar sattıkları “Pantheon”un içini görmüşler midir acaba?

Pazarda sattıkları “Parma peyniri’nin tadına bakmışlar mıdır?

Benden daha yabancı durdukları şehirde, aralarında kendi dillerini konuşarak bana İtalyan peyniri satarlarken içim acıyor. “Kendi memleketinde, kendi peyniri sat kardeşim” gibisinden değil, asla “oralı” biri gibi kabul görmeyecek olmalarından belki de.

Çok uzağa gitmeye gerek yok.
Bunu elitist sınıfçılıkla, çember çizdiğimiz kendi alanlarımızda biz de yapmıyor muyuz? “Bu tiplerin burada ne işi var?” diye bakmıyor muyuz bazı insanlara? 
Ya da bize “bunun burada ne işi var?” diye bakılmıyor mu? Paran pulun olsun, gücün olsun, o bakışı hissettiğin anda yabancısı olmuyor musun bulunduğun yerin?

Lisedeki hocalarımdan biri Türkler’in “gurbet” kavramının yurtdışı ile sınırlı olmamasını komik bulduğunu şuna benzer bir cümleyle söylemişti: “Adam kalkar, Rize’den İstanbul’a gelir; Rizeli hemşerileriyle iş yapar, onlarla aynı mahallede oturur, hâlâ “gurbet” türküsü tutturur. Dilin aynı dil, insanın aynı insan, ne gurbeti be adam?”

Kusura bakma ama yanılmışsın hocam. 
Gurbet, dilini konuşamadığın, komşunun olmadığı yer değil; seni asla “oralı” yapmayacak yerdir.
Bakarsın gurbet; evinin bahçesidir, sen oralı olmadıktan sonra.


* Fotografı, Roma'da, Via Del Corso'da çektim. 


No comments:

Post a Comment