Thursday, 4 October 2012

UPRISING - MUSE


Ne olup bittiğini tam olarak anlamıyorduk.
Yaşımız, aklımız, bildiklerimiz yetmiyordu.
Evde televizyon hiç kapanmıyordu.
CNN görüntülerinin üzerine bir kadın Türkçe çeviri yapıyor, ekranın bir köşesinde üzerinde “live” yazan simsiyah görüntü ara sıra renkli ışıklarla aydınlanıyordu.

Üzerinde asker yeşili yağmurluk olan bir kadın, ışıkları gösteriyor ve ara sıra “wonderful lights!” diye bağırıyordu. Biz izliyorduk. Her dakikasını, sanki film izler gibi, o zamanlar abimin oynadığı atari oyunlarından biriymiş gibi izliyorduk.

Yine bir akşam televizyon açıkken, babam kaygıyla haberleri izlerken, bir adam şunu dedi; “Her gece televizyonda gördüğünüz ışıklar havai fişek değil, o ışıklar yere her düştüğünde burada birileri ölüyor.”

Bu cümleyi duyduktan sonra televizyonun karşısından utanarak kalktığımı hatırlıyorum. (Hatta bu cümleyi yıllar sonra İnanç da hatırlayacak ve biz o günleri yine konuşacaktık.)

O ışıklar Bağdat’a yağan füzelerdi.

O kadın - bir süre sonra “war slut” lakabını alacak olan- Christiane Amanpour’du.

İzlediğimiz şey dünyanın ilk canlı yayınlanan savaşı, Körfez Savaşı’ydı.

Yaşımın anlamaya yettiği tek cümle Irak bakanlarından birinin söylediği şeydi. Birilerinin evine düşen bombaları neredeyse çekirdek çitleyerek izliyorduk ve korkunç insanlardık. Bu düşünceye uzun süre takılı kalıp sayısız kabus gördüğümü hatırlıyorum. Okulda çocuklar birbirlerine “bombaları gördün mü?” diye sorduklarında sinirim bozuluyordu.

Ülkenin batısında büyüyünce savaşı sadece televizyonda görüyorsun. Bir şehre bombalar yağıyor, bir kadın çok normal bir şey gibi bunları anlatıyor. Her gün ana haber bülteninde bıyıklı bir adam çıkıp bir takım isimler okuyor. O isimlerin, o gün ölenlerin isimleri olduğunu biliyorsun. Çünkü o isimler doğduğun günden beri okunuyor, alışıyorsun. 

1998’de, ortak bir ödev yapacağımız Zoltan, (kulakları çınlasın, tanıdığım en uyuz Sırp’tı kendisi) Mrs.Davies’e “ben o Türk’le çalışmam!" demişti. Nedeni sorulduğunda uzun uzun Bosna Hersek Savaşı’nı anlatmış ve herkesin anlamasını beklemişti.

Hemen arkasından sınıfta nümayiş çıkmıştı. Çoğunluğumuz olan İngilizler sınıfın tek Fransızı Adrien’e, İrlandalılar İngilizlere, Yunan Yannis, Zoltan’la birlikte bana, sınıftın tamamı “sen hiç konuşma Nazi!” diye aramızdaki tek Alman Mark’a yüklenmişti. Okulun tek Arabı (Ürdün Kralı’nın bir şeysi olan Ahmed) sırıtarak bizi izlemişti.

Bütün o tartışmaların ortasında beni en korkutan şey, sınıftakilerin birbirlerine ettiği hakaretler değil, Ahmed’in yüz ifadesiydi.

Her savaşta olan buydu işte.
Birileri savaşıyor, öldürüyor, ölüyor; kimi televizyondan olan biteni izlerken; 
bir yerlerde başka birileri onları izleyip sırıtıyordu.

Bir kadın düşen bombaları anlatırken, bir adam o gün ölenlerin isimlerini okurken, insanlar canlı yayında olanları izlerken, bazıları oturdukları yerden “savaş!” diye bağırırken, birilerinin evlerine bombalar düşerken, birilerinin babası, annesi, kardeşi ölürken, eline silah verilenler isyan ederken, kimisi ölüp de vatan sağ oluyorken birileri hep sırıtarak izliyor.

Ve çoğu zaman savaşın kazananı, savaşanları sırıtarak izleyen, üçüncü taraf oluyor.

Uprising (Album Version) by Muse on Grooveshark


No comments:

Post a Comment