Saturday, 22 September 2012

SAVED - BOB DYLAN



Her şey aslen tanışmadığımız, twitter’dan karşılıklı takipleştiğimiz bir arkadaşı dışarıda görmemle başladı. Twitter’da takipçisi boldu. Kendi fotograflarını post eder, kimi zaman gündem hakkında yorum yapar kimi zaman da “eski sevgililerim bilmemneydi…” (çoğul takısına dikkat) türünde tuhaf cümleler kurardı. Aşırı özgüvenli, herkes ona deli divane, çok yetenekli ve bir o kadar da zekiydi. Yani öyle görünüyordu, demek ki öyle biriydi.

Bir gün kendisini dışarıda gördüm. Ve anında tanıdım.

Kural 1: takipçilerinize sürekli kendi fotonuzu gönderin ki, sokakta küçük de olsa bir “celebrity” tatmini yaşayın.

Yanında uzun boylu bir adam vardı. Kahve alıyorlardı. Ben de dışarıda küçük bir masada oturuyordum. Kahvelerini alıp geldiler, mekanda tek bir boş masa ve tek bir sandalye vardı. Uzun boylu adam, hiç tereddüt etmeden sandalyeye oturdu, kızcağız ayakta kaldı. Elinde kahvesi etrafına “boş sandalye var mı?” bakışı attı, bulamadı. Adam yerinden kıpırdamadı, masamın üzerindeki kültablasını adamın kafasına atasım geldi. Sonra kız “neyse canım ben de böyle dururum” dedi. O an dünyam yıkıldı. 

Tam karşımdaki görüntü şuydu; küçük bir masa, masanın tek sandalyesinde oturan bir hıyar ve karşısında ayakta duran bir genç bir kadın. Omzunda çantası, elinde kahvesi ve bir yandan yakmaya çalıştığı sigarasıyla yaklaşık 10 dakika boyunca dikildi masanın öbür tarafında. Adam yerinden kıpırdamadı bile.

Twitter’da eski sevgililerini nasıl dize getirdiğinden sıklıkla bahseden “çok takipçili, çılgın ve yaratıcı” kıza içim acıdı. İşim bitmemesine rağmen sırf bu görüntüye gıcık olduğum için kalktım, sandalyemi o tarafa doğru ittim. Teşekkür ederek aldı sandalyeyi, beni elbette tanımadı.

Kural 2: bir twitter celebrity’si ile aynı mekandaysanız mutlaka varlığınızı belli edin.

Ben kafeden çıkmış taksi beklerken twitter’a yeni bir şey yazdığını gördüm. Kendi durumundan bağımsız yine güzel bir aforizma patlatmış. Kendisini o anda unfollow ettim, eminim çok umrundadır! 

Olduğundan farklı görünmek nasıl bir tatmin yaşatıyor insanlara bilmiyorum. Kim kimi kandırıyor ya da o kişi kendini kandırıyor da biz mi maruz kalıyoruz onu da bilmiyorum. Birebir tanımadıkları insanlara “bak nası harika bir hayatım var, bak nası süper bi insanım” demek ve bunu kanıtlamaya çalışmak yorucu olmalı.


Kural 3: sürekli gittiğiniz tatilleri, konserleri, mekanları ifşa edin, sosyal hayatınızın ışıltısından gözler kamaşsın

Uzun zamandır, birebir tanıdığım insanların girdiği haller de beni bazen güldürüyor bazen sinirlendiriyor. Hiç okumadığı ve asla okumayacağı bir kitaptan alıntı yapanlar, meslek hayatında yarısını bile yapamadığı işlere bok atanlar, bir anda modaya merak sarıp kılık kıyafetinin fotografını çekenler, sürekli kendi fotoğrafını çekip koyanlar…

Kural 4: Unutmayın, doğru instagram filtresiyle hepimiz rock star gibi görünebiliriz.

… gündelik hayatında canını sıkan şeylere “reel” tepkiler vermeyi asla beceremeyip klavyeden sallayanlar, ruh durumunu paylaşanlar...

Kural 5: ilgi çekmenin en etkili yöntemlerinden biri mutsuz ya da direkt depresyonda olduğunuzu anlaşılmaz sözlerle (dolaysız söylerseniz vakit kazanırsınız) belirtmektir. Biri mutlaka “canım neyin var?:(“ diye atlayacaktır. Hasta olduğunuzu söylemek de işe yarar, kolundaki serumun fotoğrafını çekip twitter’a koyan insanlar tanıyorum.

En acıklısı ise kendilerine ya da yaptıkları işe yazılan sevgi, teşekkür, övgü mesajlarını RT edenler. Eskiden ayıptı kendini övmek hatta utanılırdı bundan. Şimdilerde pek çekinilmiyor. 

Kural 6: size yazılan “harikasın, yine çok güzel xxx yapmışsın” mesajlarını tüm takipçilerinize gönderin; ne kadar başarılı, güzel vs. olduğunuzu herkesin gözüne sokun. Hiç utanmayın, tevazu filan göstermeyin. Kendinizi sevdirmeniz ve ne kadar “bilmemne” olduğunuzu kanıtlamanız gereken xx takipçi var, malum.

Fanatizm ayarını da unutmayalım. Bizzat, Galatasaraylı arkadaşlarımı abuk sabuk küfrettikleri için; Fenerli arkadaşlarımı akıl tutulmasından bir türlü çıkamadıkları için; politik olarak kendilerini küfredek ifade eden arkadaşlarımı ekranımda agresyon görmekten bıktığım için hiç çekinmeden unfollow ettim, yine ederim. Yine mesela, iki tane yürüyüşe katılıp “biz buradayız, siz neredesiniz?” diye hesap soranları da anında sildim. 

Kural 7: Toplumsal önem arz eden her türlü etkinliğe katılın, katılmasanız bile “ben gidemiyorum ama… işim olmasa kesin orada olurdum” filan gibi bir açıklama yazın. Gitmeyenleri kınayın.

Altında “Benimle ilgilenin ya da beni merak edin” mesajı olan paylaşımlara da ayrıca hastayım. Çok mu yalnız bu insanlar anlamıyorum ki? Arayın birini, “canım sıkılıyor gel dertleşelim, kahve içelim” diyin gitsin. Ama pardon o zaman takipçilerin nasıl haberi olacak değil mi?

Kural 8: Çok anlaşılmamasına özen göstererek bir şey söyleyin ama hemen arkasından eminim anlıyorsunuz tarzı bir yaklaşımla devam edin. Örnek cümle; Şimdi her şey çok farklı olacak! Bütün sincaplar ve kabuklu yemişler de… Anladınız siz onu… Bir allahın kulu çıkıp da size “anlamadık ulan, ne diyorsun?” demeyecektir.

Geçenlerde bir arkadaşım kitap okuduğu kafeden foto çekip yollamış. Aradım. “Kitap okuduğunu bildirmen harika oldu, şu an kadın programı izliyorsun diye şüpheleniyorduk biz de, çok şükür ki entellektüelsin” dedim. Güldü. “Canım sıkıldı” dedi. İşte bu, can sıkıntısı. “Biri ortaya bir laf atsın da iki satır muhabbet edelim”in ara pası. Yoksa, niye tek başına kitap okuyan bir insan okuduğu kitabın fotosunu çekip “hey millet bunu okuyorum” desin ki? Aa, bir dakika etrafa gösterilmesi gereken ve beslenilmesi gereken entellektüel kaygılar da var değil mi?

Kural 9: Okuduğunuz kitabı, gittiğiniz semineri, galeriyi mutlaka etrafa gösterin, sizi aptal sanmasınlar. Popüler yazarlara çamur atmayı unutmayın.

Atılan İngilizce tweet’leri de seviyorum. Normalde iki satır ingilizceyi güç bela konuşanların İngilizce yazması ya da alıntılaması çok hoşuma gidiyor. Söz konusu aforizmadaki kelimelerden birini nasıl telaffuz edeceğini hayal edip eğleniyorum. (iğrenç bir insanım, evet) Yine mesela hayatının bir döneminde yurtdışında yaşamış ya da aynı şehre birden fazla gitmiş insanların mesajları da beni çok eğlendiriyor. 

Kural 10: İsterseniz iki aylık dil kursuna gidin “New York bıraktığım gibiydi” ya da 2 sene bir şehirde yaşamış olun “Londra, Paris vb özledim seni…” gibi tweetler atın, takipçileriniz “vay be adam/kadın, Avrupa/Amerika görmüş diyerek kesin size hayran olacaktır! Tam bu noktada Zeynep Barlas’a selam ederim.

Ünlülerle interaksiyon da mühim. İster blog ünlüsü olsun ister oyuncu, şarkıcı vs. karşılıklı tweetler ne hikmetse paylaşılıyor. Hayır, ünlü arkadaşın olunca ne oluyor? 

Kural 11: “Bakın ne kadar ünlü ve başarılı arkadaşlarım var” şovu size çok puan olarak dönecektir! Unutmayın, herkesin çok umrundasınız.

Ünlülerle (aslında sadece ünlülerle değil, bizzat tanımadığınız insanlarla da diyebiliriz) negatif iletişim de önemli. O “fake” kimliklerin arkasına saklanarak herkesin herkese dil uzatabildiği “çok özgür!?” bir dönemdeyiz malum.

Kural 12: Bir ünlüye ya da tanımadığınız birine, bir yerde görseniz yüzüne söyleyemeyeceğiniz şeyleri, kendisini de “mention” ederek söyleyin. Hesap sorun, ahkam kesin, “senli benli” konuşun, arkasından atıp tutun, nasılsa yolda görmeyeceksiniz, görseniz bile o sizi tanımayacak.

Bir zaman önce kafayı taktığım kavramlardan biri de; gerçek hayatta karşılık bulamamış karakterler. “Twitter’da asi kız, ilişki uzmanı kız, çok can yakan kız ama bir kafede karşısındaki adam yayılmış otururken karşısında ayakta duran kız” gibi. (bakınız yazının hayli üstte kalan girişi) 

Kendine ve hayatına başkalarının gözünden bakmak, bulduğu her platformda kendini ifade etmek için çırpınmak, aynaya baktığında nasıl göründüğüne değil de başkalarının gözünde nasıl göründüğüne kafa yormak insanı bu hallere sokuyor işte. 

Sorsanız herkes “kendi olmak, kendi olabileceği yerlerde çalışmak, kendi olabileceği insanlarla bir arada olmak” için yanıp tutuşuyor ve fakat etrafımda tam tersini görüyorum. Kendin olmak yok, kendini ifade etmek var. “Kendin olmadan neyi ifade ediyorsun?” sorusunun cevabı yok. Ve tüm bunların temelinde “can sıkıntısı, tatminsizlik ve yalnızlık” var.

Geçen gün bir arkadaşımla yemek yerken ona şunu söyledim; “aynı şeyi yiyoruz ama sen öyle iştahlı yiyorsun ki, sanki senin tabağındaki daha güzel” Başkalarının hayatı da o hesap. 

Oysa buradaki kilit nokta şu; benim kıskandığım şey Ferhat’ın tabağı değildi, onun iştahıydı. Tabak bulmak kolay ve fakat iştah edinebileceğimiz bir şey değil.

Bazı insanlar bunu çok güzel yapıyor; sağdan soldan attığı fotoları, yazdıklarını, paylaştıklarını kendini başkalarına farklı sunma kaygısıyla değil, hakkikaten iştahları yerinde olduğu için yapıyorlar.

Ve bence asıl sosyal medya kuralı da şu; Anlaşılmaz cümleler yazın sizi “dahi” sansınlar, “arıza” görünün size aşık olsunlar. 

Çünkü kimse bizzat tanıdığına kolay kolay hayran olmaz, mutlaka bir kusur bulur. Tanımadığı insanlar, bilmediği hayatlar daha caziptir, o da ne kadar “dolu, eğlenceli, renkli”dir; o insan ne kadar “şık, seksi, cool, aykırı”dır anca o kadar değerlidir. Bu değeri keşfetmek için tanımak, tanışmak gerekmez; uzaktan görünen yeterlidir. Yakından bakınca kimse o kadar “cool” görünmüyor çünkü.

Kendimi “sıradan” ve "sıkıcı" bulduğum bu dönemde, başkalarının renkli hayatı önünde saygıyla eğiliyorum. Kendine böyle bir imajlar yaratabilmeyi, kendini bu kadar mühimsemeyi, her fikrini/ruh halini merak eden insanların olduğunu düşünmeyi hatta okuduğun kitapla ilgilenecek birileri olduğunu sanmayı aşırı kıskanıyorum. (ciddiyim)

Ve evet çok güzel görünüyorsunuz, hayatlarınız çok tatlı, işlerinizde çok başarılısınız, twitter'a ve bloglarınıza yazdıklarınız çok dahice, çok sanatsal, çok aforizmatik. (Gerçekten bazılarını anlamakta güçlük çekiyorum. Hep bir gizem, bir depresyon, bir kaygı. Yazmak değil, resmen sayıklamak. Tam bu noktada “Ulysses okudum anladım, sizi anlamıyorum” diye tweet atmam lazım, kesin bir iki puan kazanırım ama çok üşeniyorum.)

Aman neyse, benimki de kıskançlık işte.
Zira sorun tabakta değil bende, benim “iştahım”da hayır yok.
Allah herkese “iştah” versin. Yiyen bulunuyor nasılsa. 

Saved by Bob Dylan on Grooveshark


2 comments:

  1. Burada bi like butonu olaymış iyiymiş. Ellerine sağlık :)

    ReplyDelete
  2. sosyal medya yüzünden kaç yavrucak şizofren oldu acaba? esas bunun araştırmasını yaptırmak lazım.

    ReplyDelete