Wednesday, 19 September 2012

LOWDOWN - BOZ SCAGGS


- Hayır, bu üzerinde iki adet köprü bulunan su birikintisi nehir değil.
- Evet, gece ışıklandırıyorlar, hatta tüm şehir bir “çin kerhanesi”ni andırıyor.
- Hayır, nüfus 5-6 milyon değil, 15 milyonun üzerinde.
- Evet, trafik hep böyle.
- Hayır, taksiler gayet normal kullanıyor, niye mideniz bulanıyor anlamıyorum?
- Evet, biz Avrupa kıtasındayız; evet, karşısı Asya.
- Hayır, karşıya geçerken pasaportlarınızı yanınıza almanıza gerek yok.
- Evet, çok kalabalık.
- Hayır, gece de kalabalık.
- Evet, metro her zaman böyle.
- Hayır, tek metroyla bütün şehre ulaşamıyorsun, maalesef sürekli aktarma yapmamız gerekiyor.
- Evet, Beyoğlu hep böyle.
- Hayır, gece de böyle.
- Evet, polis.
- Evet evet, panzer.
- Evet evet, normal.


Yurtdışından gelen eski sınıf arkadaşlarımla İstanbul turu yaptık bir iki gün.
Şehri ilk kez gören gözlerine baktım.
Büyülendiler, şaşırdılar, sevdiler, sordular, anlamadılar, tanıdık izler gördüler, hiç bilmedikleri şeyler gördüler, meraklandılar, bazen korktular, bazen tüm bu hislerin hepsini aynı anda tattılar.

Sordukları onca soruya hiç sıkılmadan cevap verdim. Cevap veremediğim tek şey “siz bu şehirde nasıl yaşıyorsunuz?” sorusu oldu. Şehrin tamamında yaşamadığımızı, herkesin kendine göre bir “zone” edindiğini ve etrafında daire çizdiğini; bizi ayıran şeyin sadece Boğaz olmadığını, bizi birleştirmek için iki köprünün yetmediğini, zaten İstanbul’da yaşamanın değil, nasıl yaşıyor olduğunu etrafa göstermenin daha matah bir şey olduğunu anlatamadım. Anlatamazdım. Onun yerine Sultanahmet’e gidip turistçilik oynadık. Ayasofya’nın camiye çevirilmesini anlatmak daha kolay geldi ama anladıklarından emin değilim. Ama şaşırmadım. Memleketi ben anlamıyorum, onlar nasıl anlasın?

Foto: İlker Uzuner

Lowdown by Boz Scaggs on Grooveshark



No comments:

Post a Comment