Saturday, 2 June 2012

RISING TO THE TOP - BLACKNUSS


İşten ayrılıp free fall (evet freelance değil, free fall) dünyasına girdiğimden beri mesai saatleri içinde sahildeki kafelerde oturan insanlardan biri oldum. Hemen küfretmeyin, bilgisayarım çoğu zaman yanımda, tweet atıyor bile olsam yüzümde “kanun hükmünde kararname” hazırlıyormuşum gibi bir ciddiyet oluyor.

Çok değil, bir iki ay önce, “dışarıda çalışalım kafamız açılsın” diye gittiğimiz bir kafede “Bana bakın, sizin kirada evleriniz, taksi plakalarınız filan mı var? Herkes mi ev hanımı? Herkes mi freelance yapıyor? Herkes mi öğrenci? Sana diyorum, aloo! Ne iş yapıyorsun? Hangi ara para kazandın da bu saatte burada bira içiyorsun?” diye cinnetin eşiğine geldiğim günü hatırladıkça, mesai saatleri içinde, ofis dışında toplantı yapan insanların yanında oldukça saygılı ve dikkatliyimdir.

Mesela Bebek Kahve’de gazete filan okumak istesem “boş boş geziyor bu” imajı vermemek için Resmi Gazete okuyorum. Ara sıra telefonuma sinirle bakıp ve eş zamanlı öfleyip püfleyerek “hala aramadı bunlar başlıycam aaa!” izlenimi yaratıyorum. Eğer telefonum çalarsa arayana “n’apim ya toplantı yapıcaz, bekliyorum” diyorum. “Ne toplantısı?” diye soran olursa “konfidenşıl” deyip konuyu da telefonu da kapatıyorum.

Böylece iş yerinden nefes almak için müşterileriyle kafelerde/restoranlarda toplantı yapan, çalışan grubun mahalle baskısını bertaraf edebiliyorum.

Ama şu zamana kadar ev hanımlarıyla baş etmeyi bir türlü beceremedim. Sabah saatlerinde ya da öğleden sonra markete gitmeye resmen çekiniyorum.

Markete girmeden, kapının önündeki market arabalarından birine uzanıyorum; dakika bir, gol bir. Hemen çaprazımda bir abla beliriyor ve “ne alacaksın ki o kadar?” der gibi bakıyor. Meyve-sebze reyonunda “ne alsam?” diye bakınırken bir grup “bak tipe bak, sanki üç çeşit yemek yapacak!” der gibi kendi aralarında bakışıyor ve sanki önlerinden kaçırıyorlarmış gibi telaşla dolmalık biber alıyor.

“Şov yapmayın lan!” diye bağıramayacağım için yeşilliklere bakayım diyorum. Biraz roka, biraz dereotu filan alıyorum. “Başka ne alsam?” diye düşünürken yanımdaki toplu bir teyze, hafiften sırıtarak ve küçümseyerek “bak, bu ısırgan otu” diyor, ben kendisini “evet, biliyoruz herhalde!” diye tersleyip iç reyonlara doğru kaçıyorum.

Tam elimi ton balığına uzatırken beni kınayan başka bir ev hanımı görüyorum, ton balığını bırakıp makarna için domates sosu alayım diyorum “hazır alınır mı, kendin yapsana?” der gibi bakan başka bir kadınla göz göze geliyorum. Hangi yoğurda, hangi sebzeye elimi uzatsam bir kaşı kalkan kadın görüyorum. Deterjan reyonuna zaten gidemiyorum. O kadar saat dolaşıp bir kilo elma ve 6'lı sodayla eve dönüyorum.

Markete akşam saatlerinde gittiğimde ise durum tersine dönüyor. Market, iş çıkışı bir sürü çalışan kadın ve adamla dolu oluyor; hepsi rahat rahat ton balığı alıyor, muhtemelen hiçbiri karnıyarık yapmayacak. Onlar sağ, onlar selamet; hazır yemekler havada uçuşuyor.

Ben de artık markete akşam saatlerinde gidiyorum.
Gün içinde gördüğüm mahalle baskısı ile yaşamak çekilir dert değil.
Annem, bir de evin üst tarafında kurulan pazara gitsene "meyve-sebze daha taze oluyor" orada diyor bana. Yok ya, deli miyim ben?
Gideyim de pırasayla dövsünler beni değil mi?
Ayrıca ben istesem dolma yaparım tamam mı?

Rising To The Top by Blacknuss on Grooveshark

1 comment:

  1. Resmen gaipten haber bekliyormuşum ben de...

    Kreatif direktör can derdinde,

    Öğrenci staj derdinde :)

    Kahve içip tanışma faslı Miami Ad School'a kaldı.

    ReplyDelete