Tuesday, 31 May 2011

DÜN - GOLATKİN


Gecenin sonundayız.
Hikayenin de.
Birinin çıkıp gitmesi gerek.
İlk kapıyı çeken, kaybedecek.
Zaten hava da soğuk.
Kim nereye gidecek.
Hele bir sabah olsun.
Nasılsa bugün de “dün” olacak, olsun.
Zaten bizim en sevdiğimiz gün “yarın”

Golatkin benzeri diğer sanatçıları Myspace Müzik 'de bulun


Şarkıyı yazan Burak, söyleyen Burak, benden isteyen Burak, canım arkadaşım Burak.

GÖNÜL DAĞI - CEYLAN ERTEM


Uzun yoldaysan bir arabada ya da otobüste, adını bilmediğin köylerin, kasabaların içinden geçerken, yol kenarındaki evlere bakıp "kim bilir kimler yaşıyor burada?" diye düşünür, başkalarının hayatına arabanın camından bakarsın ya...
Onlar da sana evlerinin camından bakar "kim bilir nereye gidiyor bunlar" diye.
O sırada hem o evde hem de arabada bu şarkı çalar.
Kimse duymaz.

Ceylan Ertem Gönül Dağı by gissevenler

Dum Diddly - Black Eyed Peas


Ne zaman 4,5 yaşına geldin de yıl sonu gösterilerinde dans etmeye başladın be çocuk?
Aslında bebekliğinden beri çok meraklısın müziğe de dansa da.
Orkid reklam müziğine kafayı takıp bizi tükettiğin günleri saymazsak baban ve annen sayesinde hep güzel şarkılar dinliyorsun. Mesela "Start wearing purple'ı" "Sarp wearing purple" olarak arkadaşın Sarp için söylemen filan müthiş. 15 yaşına gelene kadar-demokrat bir hala olarak-ne müzik zevkine, ne Beşiktaşlı olmana bir şey demiyorum. Ama sonra kontrolü ele alabilirim şekerim, haberin olsun :)

"Dum Diddly" Black Eyed Peas by dvdprz3000

Saturday, 28 May 2011

LET ME - Sergio Mendes feat Jill Scott & Will.i.am


Böyle bir havada müziğe tutunmak en güzeli.
Saatlerce kendini kapatıp dünyaya, plakların arasında kaybolmak vardı şimdi.

Jill Scott - Let Me (feat. Sergio Mendes) by hiddenbeach

HERE'S THAT RAINY DAY - JULIE LONDON (koop remix)


"Birden serçelerle indi yağmur
ama hangisi serçe, hangisi yağmur?" Melih Cevdet Anday

BAYRAM - İNCESAZ


Adalara, Modalara, Boğaz'a... Alesta tremola!



bayram incesaz by moodtrack

Bu şarkı Ati'nin teknesi MoonSpell için.

Friday, 27 May 2011

AKASYA KOKULU SABAHLAR - YENİ TÜRKÜ


Okul kapansa da yazlığa gitsek.
Kardeşimi oturturum yine sarı-kırmızı BMX'imin önüne.
Torbayı takardık frene, Pembe Bakkal'a bile giderdik.
İskeleden atlama yarışı, her sene mutlaka arı sokması.
Mangallar, balıklar, çoğu akşam yemekten kaytarmalar
Gece kumlara uzanıp yıldızlara bakmalar...
Sabah erken kalkan ekmeği alır, eve geç gelen bahçeyi sular.
Didim ya da Foça ya da Çeşme ya da Bozcaada
Hadi artık okul kapansa da yazlığa gitsek...

Akasya Kokulu Sabahlar by moodtrack

HOLLOW YEARS - DREAM THEATER


Sonunu bir türlü getiremediğiniz uzun cümlelerinizden sıkıldım.
Tutamadığınız sözlerinizden de. Yakalamayayım diye kaçırdığınız gözlerinizden de.
Evet herkes biraz sahte ama siz biraz daha fazla mı ne?
Ben zaten en çok denizi severim. Ağaçları bir de.

Thursday, 26 May 2011

DE THELO PIA NA XANARTHIS - IMAM BAILDI


İzmir'de havanın hep bahar gibi olmasının nedenidir kendisi.
Dünyayı dolaşıp her seferinde aynı sevdayla memleketine dönendir.
Etrafına ışık, iyot kokusu ve mutluluk saçandır.
Bu dizeyi keşke ben yazsaydım da O'na adasaydım dediğimdir:
"Yıldızlar da isterim, süslü olsun gökyüzlerim"*

* Ferhan Şensoy
** Bu şarkı canım arkadaşım Bahar için.

De thelo pia na xanartheis by imambaildi

KUTLAMA - SEZEN AKSU


Büyümüşüz.
Yaşlanmışız belki biraz da.
Bir sabah uyanmışız erkenden, şehirden gelecek dostlar yolda.
Bahçedeki masa hazır, taptaze çiçekler de koymuşuz sofraya.
Vazgeçtiğimiz zamanlar dün gibi, başkası gibi.
Bir an durup bakıyoruz geriye, sahi biz neyden korkuyorduk?

___.Sezen Aksu - Kutlama.___ by Meczub

MATIA MOU - GIORGOS DALARAS


Bir vapura binmeliyim bugün.
Hatta hemen şimdi.
Dilenci vapuruna atlamalıyım belki de.
Ada’ya kadar sabırsızlanarak her iskelede.
Yol boyunca tüm ağırlıklarımı denize, fazlalıkları gökyüzüne, cebimdekileri de martılara ata ata hem de.
Ben bomboş giderim adaya.
Bir başıma, bir jetonla.

GIORGOS DALARAS-MATIA MOU(ADA SAHİLLERİNDE BEKLİYORUM) by monosmus

BLACK SHEEP - OI VA VOI


Bugüne dayanmamızı sağlayan belki de güzel günleri, insanları, yerleri hatırlama ya da hiç unutmama becerimizdir.

Oi Va Voi benzeri diğer sanatçıları Myspace Müzik 'de bulun

MY GHETTO IN ASITANE - AUDIOFACT


"ulan bunu sen de bilirsin istanbul
kac kere yazdim kimbilir
kac kere kirpiklerimiz kasaturalara donmus diken diken
1949 eylul'unde birader mirc ve ben
sokaklarinda mohikanlar gibi ates yaktik
sana taptik ulan
unuttun mu
sana taptik!" Atilla İlhan, İstanbul Ağrısı

03 My Ghetto In Asitane by moodtrack

Wednesday, 25 May 2011

BABY I'M SCARED OF YOU - LEELA JAMES


Ne yaparsan yap, nasılsa her şey olması gerektiği gibi olacak.
Hem bakarsın, umduğundan iyi geçer bu yaz.

Leela James - Baby I m Scared of You by moodtrack

Tuesday, 24 May 2011

KLOWDS - GONJASUFI


Boris Vian diyor ki; yalnızlıktır dininiz, örneğin bir trenden, istediğiniz yerde ininiz.
Ferhan Şensoy / Gündeste

Gonjasufi - Klowds by truant

Deep House Proposal Podcast 031 - DYNCH


''...onlar hesabına üzülüyordum. yorulmuştum da. adam olmadığı için, insanlığa vekalet ediyordum..." Oğuz Atay, Tutunamayanlar.

Deep House Proposal Podcast 031 pt.1 by Dynch by Deep House Proposal

* Dynch, her Cumartesi 14.00-15.00 arası Dinamo FM'de.

İstek şarkılar vol:1 ANGEL and THE ANIMAL - YOAV


Her zaman aradığını bulamaz insan.
Bazen ne aradığını da bilmez.
Hatt kimi zaman doğru şeyi yanlış yerde arar; kimi zaman yanlış şeyi doğru yerde bulur.
Ne aradığını unutur, bulduğuyla avunur.
Oysa aramayı değil, bulmayı bırakmak gerek.

Yoav - angel and the animal by stsvet

* Gülay Tekneci'nin MoodTrack'ten istek şarkısıdır.

Monday, 23 May 2011

LIFE REMAINS THE SAME - Zoë Noa & Jurriaan Hakkert Feat Dez


Pazartesi günü ofiste değil de yollarda olmanın şarkısı.
Sıcak bir günde, püfür püfür güneye inmenin şarkısı.
Bir sonraki virajda denizle göz göze gelecek olmanın şarkısı.

2-06 Life Remains The Same by moodtrack

MERDİVEN - TAMBURADA


Ciddi bir sorununuz yokken, mesela durduk yere hastalanmamışken can sıkıntısıyla baş etmek kolaydır. Bir şarkı dinlersin, iki satır okursun, yakın arkadaşlarla muhabbet edersin geçer gider.

Ben hasta yatağında, kolunda serumlarla yatarken neşesini hiç bozmayan birini tanıyorum. Kolundaki bilekliğe kötü bir el yazısıyla yazılmış "penisilin alerjisi"ni "penguen alerjisi" olarak okuyup gülebilen birini. Saat başı değişirken serumlar, sanki yaz tatilindeyiz de otelden çıkmak istemiyor canımız. Zaten hava biraz soğuk, içeride kalalım ne var? Bizim neşemiz bize yeter. Bu çiçekler de pek güzel. Bu garsonlar da hemşire gibi olmuş böyle giyinince di mi?

03 Merdiven by moodtrack

Bu şarkı canım kardeşim Dilek ve hiç kaybetmediği neşesi için.
Biz fanilerin hayatında bir renk olduğu için.

Sunday, 22 May 2011

Vivaldi: Stabat Mater, RV 621 - 8. Fac Ut Ardeat, Lento - Andreas Scholl


A woman must have money and a room of her own if she is to write fiction. - Virginia Woolf

15 Vivaldi Stabat Mater, RV 621 - 3. O Quam Tristis, Andante by moodtrack

Saturday, 21 May 2011

LOS BILBILICOS - CONSUELO LUZ


bir yerden bıkıp, yeni yola çıkan kişi,
çıktığı yolun hiç de yepyeni bir yol olmayabileceğini;daha önce zaten ürünmüş
bir yol olabileceğini de hesaba katmak
zorundadır:mutlak yeni yol yoktur:
ama, yola çıkacak kişi açısından, yeni yol
-çoktur (Oruç Aruoba)

Consuelo Luz - Los Bilbilicos (The Nightingales) by hamoosh

ISLAK SEVDALILAR - BABA ZULA


Zaman geçsin diye bekle, zamanı gelsin diye bekle.
Anlatmak için bekle, anlaşılmak için bekle.
Bulmak için bekle, bulunmak için bekle, buluşmak için bekle.
Başlasın diye bekle, bitsin diye bekle.
Sabahı bekle, geceyi bekle, baharı bekle, yazı bekle, yarını bekle, yeni yılı bekle.
Daha iyisi için bekle, daha yenisini bekle.
Sabırdan bekle, çaresizlikten bekle, panikle bekle, vazgeçerken bekle.
Plan yap bekle, hayal kur bekle.
Değişsin diye bekle, dönüşsün diye bekle.
Bir bekle, iki bekle.
Hayat geçsin önünden geçip gitsin, sen bekle.

13 Islak Sevdalilar by moodtrack

NANTES - BEIRUT


4 metrekare bile olsa balkon balkondur.
Balkon yoksa pencerenin önü masusçuktan balkondur.
Annemin dediğine göre Sakız Sardunya'nın tam zamanıymış.
Müziğin sesini açmalı, renk renk Sardunyaları dikip yazın geldiğini balkondan ilan etmeli.
Hem çiçeksiz balkon mu olur?

Beirut-Nantes by petrax

HA DIAS - LUCA MUNDACA


Sessiz sakin bir yağmur yağıyor.
Fark etmeyen ıslanmıyor bile.
Hava ılık, bulutların bir dakika sonra nerede olacaklarını bilmedikleri başıboş yaz yağmurlarından biri. Hiçbir yere yetişme kaygısı olmadan uzun uzun yürüdüğün bir gün.
Sözlerini bilmeden eşlik ettiğin şarkı da bu.

Brazilian Lounge/Luca Mundaca - Ha Dias by zoban

O Pasatempos - Imam Baildi


Küçük bir Ege kasabasında, saat 18 suları. Günlerden Cumartesi.Zeytin ağacının gölgesine atılmış yastıkların üzerinde akşam üzeri tembelliği.Mis gibi iyot kokusu, sıcak rüzgara karışıyor. Şehir çok uzakta. Küçük bir el radyosundan bu şarkı duyuluyor.

O Pasatempos by imambaildi

BANT YAZILARI - ELBOW


ELBOW, BUILD A ROCKET BOYS!
Polydor

Elbow’un solisti Guy Garvey’in her Pazar BBC Radyo 6’daki “Guy Garvey’s Finest Hour” programına kulak kabartmış olanlar bilirler. İyi bir müzisyen ve yazar olmanın yanı sıra Garvey, muhabbet adamdır. Hem sohbeti hem playlist’iyle dinleyenleri mest eder. Garvey, köklerine bağlıdır, nostalji yapmayı sever. “Build a Rocket Boys” tam da Garvey’in kimliğine yakışan bir tatta; geçmişe, gençliğe hatta çocukluğa bir övgü niteliğinde. Albüm adını “Lippy Kids”’ şarkısının nakaratından alıyor. Her bir satırı bir romanın ilk cümlesi olabilecek güzellikteki sözleriyle Elbow, Lippy Kids’le Manchester’ın ASBO’larına (serseri çocuklarına) bu altın çağınızın değerini bilin diyor, Open Arms şarkısındaki “You're the man of La Mancha” cümlesiyle Don Kişot’a selam gönderiyor, “Dear Friends” ile eski dostları anıyor ve “With Love” ile “aşk, seni elbette bulacak” diye teselli veriyor. Hüzünlü ama umutlu bir vokal, geride derin piano. Her bir şarkı bir ilahi epikliğinde, albümün tamamı zarafetle kaybetmeyi bilenlere…



Guy Garvey's Finest Hour her Pazar Türkiye saati ile 00.00'da bbc radio6'da. http://www.bbc.co.uk/6music/

Bu albüm kritiği, Bant Mayıs-Haziran 2011 sayısında yayımlanmıştır.

BANT YAZILARI - CAN BONOMO


CAN BONOMO, MECZUP
We Play - Odeon

Can Bonomo’nun ilk albümü Meczup, kısmen rock soundlarını yakalayabileceğimiz, bol alaturka enstrümanlarıyla renklendirilmiş eli yüzü düzgün bir albüm. Şarkı sözleri incelikli, yer yer şiirsel ve eğlenceli. Albümün genelinde Bonomo’nun vokalini keşfetmek ise ayrı bir keyif. “Meczup” şarkısında Duman’ın solisti Kaan Tangöze’yi, “Şaşkın”da da Haykon Cepkin’i duyduğunuzu zannedebilirsiniz. Can Bonomo, sıradanlığın artık sürpriz olmadığı müziğimize enerjisi ve yeteneğiyle renk katacağını “Bana bir saz verin/Çalarım atarım tutarım keyfimden” sözleriyle belli ediyor.



Bu albüm kritiği, Bant Mayıs-Haziran 2011 sayısında yayımlanmıştır.

Tuesday, 17 May 2011

21 - ADELE


O ZAMAN ŞARKI SÖYLEMEK LAZIM!

Ve fakat siz hala kelimelerden medet umuyorsunuz. Oysa söz bitti. Kirlendi hepsi. Kurulacak daha iyi bir cümle kalmadı. Söylenecek yeni bir şey yok. Hem yalan söylemeyi kelimeler öğretmedi mi bize? Oysa müzik nettir, samimidir, dürüsttür. Hem notalar yalan söylemeyi de bilmez. Müzik önce sorular sordurur bize, sonra cevaplar verir. Bazen üzer, mutlu eder, terk eder, kucaklar, büyütür, değiştirir, geliştirir. Yalansız, dolansız, kinayesiz. Kelimelerin tükendiği, sözlerin anlamını yitirdiği, yüklemlerin cümlelere ağır geldiği bir günde konuşmak yerine dinlemek lazım. İlla söyleyecek bir şey aranıyorsa o zaman şarkı söylemek lazım. Hem de avaz avaz!

Adele, tam da bu işi yapıyor. Şarkı söylemeyi değil. 
Avaz avaz şarkı söylemeyi. Kelimelerin gücüne gitmesin, bazen sayfada durduğu gibi durmuyor; aynı kelimeleri koy yan yana, bu kızdan duyunca pek bir güzel geliyor. Sanki söylenen her kelime doğruymuş gibi, kötü şeyleri söylemenin iyi bir yolu varmış gibi. “Kelimeler aldatır dostlar, gelin ben size bir şarkı söyleyeyim” der gibi Adele, bir güzel inanır gibiyiz biz de.

ONDOKUZDAN SONRA YİRMİBİR GELİR

Amy Winehouse’un sesini ilk duyduğunuz anı hatırlıyor musunuz?
Ben hatırlıyorum, “bu nasıl bir ses?!” diye kalmıştım. Adele de aynı. “Yahu bu nasıl şarkı söylemek?” ekolünden. Bu kadar genç bir insandan bu kadar olgun bir ses duymak da cabası. Adele’nin 19 isimli albümüne tapmıştık, yeni albümü 21 daha da iddialı, daha da cesur olmuş. Şarkılara doyamadım, sindirebildiklerimi yazdım.

TRACK LIST

Rolling in the Deep
İyi bir aktör sizi rolüne inandırandır. Mesela bir dilenciyi oynuyorsa, film boyunca onun gerçekten o dilenci olduğuna inanırsınız. O an aklınıza onun şımarık kırmızı halı pozları gelmez, dilencidir O, tıpkı filmdeki gibi, çöpün içinde yaşayan bir dilenci. “Rolling in the Deep”i öyle söylüyor ki Adele, O’nun hırsını alamamış, kalbi kırık, canı yanmış ve hala deli gibi aşık bir kadın olduğuna her dinlediğinizde inanıyorsunuz. Ha, O’nun gerçekten O kadın olmadığını nereden biliyoruz? Bilmiyoruz elbette. “Rolling in the Deep” sadece albümün en iyi şarkılarından değil, son zamanlarda dinlediğim en güzel şarkılardan biri. İçinizde biriktirdiğiniz “bir gün yeri geldiğinde söylerim” diye tuttuğunuz büyük bir öfkeniz, beceriksiz terk edilişleriniz, kursağınızda kalmış hevesleriniz, her bir tarafından kırılmış hayalleriniz varsa; açın sesini Adele sizin yerinize de hesap sorsun.



One and Only
Küçükken ne olmak istediğini hayal ederdin ve şıp diye olurdun. Mahalle maçında Maradona olurdun mesela. İstersen Ken’in sevgilisi Barbie olurdun, bir kutunun içine girerdin uzaya giden astronot olurdun, eline bir saç fırçası alırdın Ajda Pekkan olurdun hatta istersen dinazor olurdun. Sonra okula gider öğrenci, dedenin yanında torun olurdun. Küçükken çok takmazdık bir şeyler olmayı. Büyüyünce dert oldu bunlar başımıza. İş, güç sahibi olmak, önemli biri olmak, zengin olmak, hep birinci olmak, güzel olmak, akıllı olmak, havalı olmak, en güzel evin, en süper arabanın sahibi olmak... Bize birinin sevgilisi, birinin çocuğu olmak yetmez oldu. Kendimiz bile olamadık netekim. Tüm bunların bu şarkıyla ne ilgisi olduğunu bilmiyorum. Bu şarkı bangır bangır çalarken camdan dışarı bakıyordum ve oyun oynayan iki çocuk gördüm. Büyük bir savaşın ortasındaydılar ve çok korkunç bir düşmanları vardı, sonra bir tüpçü kamyonu geldi, kornaya bastı, bütün oyun bozuldu. Adi tüpçü, sen hiç Batman olmadın sanki!


Turning Tables
Yaz bitmeye yüz tutmuş. Eylül’e 1 var. Küçük bir sahil kasabasında, plajda kumların üzerinde oturuyorsunuz. Telaşlı turist kafileleri gitmiş, yüksek volümlü kötü pop şarkıları bitmiş; saat zaten gece yarısını geçmiş. Gökyüzünde şehirde gördüğünüzden kat kat yıldız, denizde hiç görmediğiniz kadar çok yakamoz var. Aklınız bir yerde ya da birinde kalmış belli. Adele, “where love is lost, your ghost is found” dediğinde kumların arasından bir taş bulup fırlatıyorsunuz denize. Toz oluyor yakamoz, ay “şıp” diye denize düşüyor sonra. Sözleriyle de kalbinizde derin bir sızı bırakacak “Turning Tables” su gibi bir şarkı. Deniz gibi hatta. Yalnız bir yaz gecesi, sahilde dinleyip denize ne kadar taş varsa atmalık.



Someone Like You
Çok yetenekli insanlar vardır hani. Kaderleri daha onlar doğmadan yazılmış olanlardan. Sahip oldukları becerilerin farkında olup ne iş yaparlarsa yapsınlar önce kendileri için yapanlardan. Varlıklarını kimsenin gözüne sokmadan, “hey bana bakın!” diye bağırıp çağırmadan sessiz sakin yaptıkları işten haz alanlardan. Genç olanlardan, yeteneklerinin altına “tecrübe” damgası vurulmayacak ama “tesadüf” etiketi yiyecek kadar genç hem de. Gözümüzün önünde büyürler, her yaptıkları şey bir öncekinden daha iyi olur. Çünkü heyecanları hiç bitmez. Bunların adı bazen Messi olur, bazen de Adele. Öyle bir yetenek ki, mesela 90’larda Toni Braxton söylese yüzüne bakmayacağımız bu şarkıyı arka arkaya dinletebilen. “Someone Like You” sözlerindeki derin samimiyetsizliğe rağmen (Gidenin arkasından “Dert etme, ben sana benzeyen başka birini bulurum, ben senin için mutluyum” diyebilen bi çaldırıp kapatsın beni) çok güzel şarkı. Bence çalışırken dinlemeyin, moral bozuyor.

Love Song
Hayatınızda “how far away I’ll always love you” diyebildiğiniz biri var mı? Mesafe teferruat. Aynı şehirde yaşayıp iki gündür görmediğiniz sevgiliniz, kilometrelerce uzakta oturan anneniz, yan odadaki kardeşiniz, askerdeki arkadaşınız, en son ne zaman gördüğünüzü hatırlamadığınız kuzeniniz. Evet, adıyla müsemma bu bir aşk şarkısı. Ama ben bunu hayatımda sevdiğim herkes için dinliyorum, zaten Adele de bunun için söylüyor. Bir şekilde eminim. Çok sevdiğiniz ama bir süredir sesini duymadığınız biri varsa, ona bir mesaj atın “arayıp sormasam da unuttum seni sanma, dünya bir yana, sen bir yana” tadında, sonra açın Adele’nin güzel sesinden dinleyin “Love Song”u. 2005’te Rock’n Coke Festivali’nde dünya gözüyle dinlediğimiz Cure’un efsane şarkısı Adele’ye pek yakışmış. Evet şarkı böyle söylenir arkadaşlar. Aynen böyle. Kendi fikrinmiş gibi. Her bir satırını sen yazmışsın gibi.



I’ll Be Waiting
İşte tam bir kadın şarkısı. Kadın dediğin bekler zaten. Hatta beklemekle geçer ömrü de fark etmez bazen. İltifat bekler, ilgi bekler, hayattan nezaket, kaderden torpil bekler. Beyaz atlı prensini bekler, ne prens ne de beyaz atlı geçmez önünden; gerekirse biraz daha bekler. Mevzu bahis prens umduğu gibi çıkmaz, belki değişir diye bekler. Sıranın ona gelmesini bekler. Daha mutlu bir günü, daha iyi bir anı bekler. Ne zaman olduğunu asla kestiremediği “doğru” zamanı bekler. Sevilmeyi bekler. Anlaşılmayı bekler. Affedilmeyi bekler. Mesajına cevap, sorusuna mantıklı bir yanıt bekler. Terk edilir, geri dönmeyecek birini bekler. Şarkıda diyor ki “beni tekrar sevmeye hazır olduğunda ben bekliyor olacağım” Kadın bu, elbet bekler. Albümün en naif sözlerine sahip şarkısını otobüs beklerken dinleyebilirsiniz. Nasılsa hepiniz bir gün birini bekleyeceksiniz. Umalım ki gelsin.

Kulaklarım, Adele’ye bu on numara albümü için hakkını sonuna kadar helal ediyor. Zaten O da biliyor, “öyle güzel şarkıları, öyle güzel söyledim ki gitmediğim bir ülkede bir kız oturup benim için bir şeyler yazıyor” diyor. 21’e ve Adele’ye dair tek bir şey söyleyecek olsaydım şunu derdim: Biliniyor şarkıların sırası bizde, biliniyor hayat bizden razıdır*

*İsmet Özel’in Milli Park şiirinden.

BARIŞ MANÇO ÖZEL


BUGÜN BAYRAM, ERKEN KALKIN ÇOCUKLAR
Biz küçükken hayat pek zor değildi. Bütün derdimiz ne zaman dışarı çıkıp oynacağımız, Voltran’ın kafasının bu sefer kim olacağı, ertesi günün ödevlerinden nasıl kaytaracağımız ve akşamları uyku saatini nasıl biraz daha geciktireceğimizdi. Haylazdık, yaramazdık ama çok güzel çocuklardık.

Mesela biz küçükken haritada Nepal’in yerini şıp diye bulabilirdik, Ekvator’u avcumuzun içi gibi bilir, Moğolistan’ın başkentini sorsalar hemen söylerdik.

Biz küçükken rekabet nedir pek bilmezdik, kimseyi geçme hırsımız; en birinci olma hevesimiz yoktu. Her birimiz “10 puan 10 puan 10 puan!” alır, 30 puanla el ele şampiyon olurduk. Kaybedenimiz hiç olmadı, biz küçükken herkes birlikte kazanırdı.


Biz küçükken ıspanağı da kerevizi de severdik, trafik kurallarını tek tek sayabilir, sorana yol tarif edebilir ve dişlerimizi nasıl fırçalayacağımızı gayet iyi bilirdik. Annesini elinde kaşıkla peşinden koşturan çocuklardan olmadık hiç.

Biz küçükken öğretmen “oku bakayım” dediğinde “Ayııı” diye bağırır, bir güzel kıkırdardık. Öğretmenimiz hiç kızmazdı, biz küçükken şakalara herkes birlikte gülerdi.

Biz küçükken Moda’nın posta kodunu ezbere bilirdik. Okumayı söker sökmez sevdiklerimize mektup yazar; yeni yılda, bayramlarda kart da atardık. El yazımız kötüydü ama kelimelerimiz çok güzeldi. Bizim taa Amerikalarda mektup arkadaşlarımız vardı. Biz küçükken dünya da bizim kadar küçüktü.

Biz küçükken bir eşekle arkadaş olabileceğimize inanan naif çocuklardık. Kimimiz ağaçların tepesinde büyüdü kimimiz kalabalık şehirlerin göbeğinde. Hayatlarımız ayrı da olsa şarkılarımız aynıydı, yüreklerimiz birdi. Biz kimseyi ayırmaz, uzaklaştırmaz; herkesi kardeşimiz bilirdik.

Biz küçükken bütün bir aşk hikayesinin iki küçük kol düğmesi olabileceğini de bilirdik, kara sevdaya pek aklımız ermezdi ama herkesin hayalinde bir Sakız Hanım, bir Mahur Bey mutlaka vardı.


Biz küçükken güzel sevmeyene “adam”; selam almayana “yiğit” denmediğini de bilirdik pekala. Çok bilmiş çocuklar değildik ve fakat adam olacak çocuklardık. Boyumuzdan büyük hayallerimiz vardı, mesela komşunun oğlu Ahmet astronot olmak istediğinde biz O’na hiç gülmezdik. Çünkü biz en çok birbirimize inanırdık.

Biz küçükken bize şarkılar yapan bir abimiz vardı. Sağ olsun bizi adam yerine koyar, bize “kısa boylu vatandaş” derdi. Dünyaları gezdirdi bize, coğrafyadan çakmadık sayesinde. Ne güzel şarkılar yaptı, söyledik bir ağızdan; müziği sevdik. İlhamını Anadolu’dan aldı hep, memlekete hiç uzak düşmedik bu yaşa geldik de. Biz küçükken, bir Barış Abimiz vardı; O’nu milyonlarla paylaşırdık da bir gram kıskanmazdık, O hepimizi ayrı ayrı severdi.

O’nunla büyüyenlerde Barış Manço’nun yeri ayrı, bana sorsanız apayrı. 15 gün hiç durmadan yazsam ne şarkılarını bitirebilirim, ne de O’na dair söyleyeceklerimi. Biz küçükken çok şanslıydık, Barış Manço’yu kaçıran kuşaklara şimdi çok üzülüyorum. Zira bu ülkeye sadece şarkılar yapmadı Barış Manço, bir kültür kazandırdı. Bugün artık sahip olamadığımız bir kültür.

MoodTrack iftiharla takdim eder: İçinden Barış geçen şarkılar

Barış Manço şarkıları aşktır, dostluktur, bazen kederdir, çoğu zaman esprili ve her daim ümitlidir. Bazen Ahmet Bey’in ceketini anlatır, bazen Nazo Gelin’in ayağındaki halhalı. Kimi zaman ayrılığı anlatır en yalın haliyle kimi zaman naif bir bayram sabahını. Edebiyattaki klasikler gibidir Barış Manço şarkıları, her yaşta dinlendiğinde ayrı bir keyif verir. Hiç eskimez, paslanmaz. Kuşaktan kuşağa geçer, tıpkı efsaneler gibi.

Dağlar Dağlar:
Barış Manço deyince ilk akla gelen şarkıdır herhalde. Yazlık yerlerde sahilde, bir otobüse doluşulup gidilen okul gezilerinde, eline gitarı olan birinin yanına çöküldüğünde, yine mesela Taksim’de bir meyhanede ya da Kadıköy’de bir barda bağıra çağıra söylenesi bir şarkıdır. Bir ağızdan söylendiğinde coşturur, radyoda- hele orijinal kaydındaki kemençe introsu duyulduğunda- hüzünlendirir. Herkesin bir dağı, duvarı vardır ya sevdiğini elinden alan, işte o dağlar bu dağlar.



Alla Beni Pulla Beni:
Ege’de bir sahil kasabasında, renk renk ampüllerin altına dizilmiş tahta masalar, masalarda mezeler, börekler; birbirini çok seven iki gencin mütevazi düğününde güler yüzlü, tiril tiril elbiseli misafirler. Fonda sakin sakin “Alla Beni Pulla Beni” çalıyor, masalardan birinde oturan 35 yıllık evli bir çift sevgiyle birbirine bakıyor. Bu şarkı ne zaman çalsa gözümün önüne işte bu sahne geliyor. O çift de annemle babam sanki. Hem “Gözüm senden başkasını görmez oldu yar” kadar naif bir itiraf, bir ilan-ı aşk daha var mı bu hayatta?

Anlıyorsun değil mi?:
Buz gibi bir Şubat günü Beyoğlu’ndayız. İstiklal Caddesi hep kalabalık, yine kalabalık. İnsanların arasından kıvrıla kıvrıla, kulağınızda bu şarkıya belki ıslıkla eşlik ederek tünele doğru yürüyorsunuz. Hava ayaz mı ayaz, elleriniz tabii ki ceplerinizde. İki kişilik bir şarkı bu. Sizi mutlaka bir anlayanın olması gerekiyor. Ya da siz bir türkü tutturun, elbet duyan olur. Güzel coverları yapılmış olsa da Barış Manço’nun sesinden dinlemek lazım bu şarkıyı.

Gibi gibi:
Yıl 2001. Üniversiteyi bitirmemize mecburen bir iki sene daha var. Çarşamba akşamları ekipçe Sıraselviler’de Yaga’dayız. Sahnede Kurtalan Ekspres. Mikrofonda rahmetli Bahadır Abimiz, vokalde biz. Barış Manço’nun kendine pek güvenen ama bir yandan da temkini elden bırakmayan aşık şarkılarından birini söylüyoruz. Oyle “sevgilimi koluma takarım, iki günde yenisini bulurum, o biçim unuturum” midesizliği yokken ortada, biz “Yüzüme karşı git diyorsun ama... sanki gözlerin kal der gibi gibi” diyorduk terbiyemizle. Bir gün birine gönlünüz düşer de tam emin olamazsanız, inceden bir mesaj yollayasınız gelirse, gönderin şarkıyı müstakbele. İki satır yazmanıza bile gerek yok.

Dönence:
İşte leziz bir uzun yol şarkısı. Küçük bir arabada, tek başınıza direksiyondasınız. Simsiyah gecenin koynunda yapayalnız. Üstelik uzaklarda bir yerlerde türküler söyleniyor, siz de duyuyorsunuz. İstikamet; paşa gönlünüz nereye isterse. Yol da sizin, şarkı da. Nasılsa bir gün gelecek dönence... Türk Rock Müzik tarihinin ve Barış Manço’nun değişmez klasiklerinden biri daha. Eğer benim kadar şanslı olduysanız şu hayatta, bu şarkıyı Cem Karaca’dan canlı canlı dinlemek de ayrı bir tattı zamanında.



Kara Sevda:
Gözümün önüne Japonlar geliyor bu şarkıyı duyunca. Bir elinde Türk, diğer elinde Japon bayrağı olan güleryüzlü bir kalabalık. Barış Manço’nun Japonya konserinin final şarkısı. Barış Abi şarkı boyunca tüm salonu boydan boya dolaşır, kameralar O’nu takip eder. Japon Prensi “Bir Şey San” çılgınca dans eder, halk onun bu halinden hayli tedirgin olsa da çaktırmaz. Zaten prensle prens olunmaz. Keşke Japonlar “Nasıl anlatsam bilemiyorum, içim içime sığmıyor” cümlesine de eşlik edebilselermiş. Kısmet… Kara Sevda, tam da layığıyla bir dans şarkısı ve kesinlikle çok güzel bir konserin son şarkısı.



Unutamadım:
Harbiye Açık Hava. Çok güzel bir Ağustos akşamı. Çakmaklar elde. Nakarat kısmını binlerce kişi tek ağızdan söylüyor. “Öyleyse sen unut beni, yeter ki benden isteme” kısmında sesler iyice yükseliyor. Hani bazı şarkılar vardır, ne kadar çok insan eşlik ederse o kadar büyür kalplerde. İşte bu şarkı öyle bir şarkı. Vefatından sonra Barış Abi’yi en çok andığımız şarkı.

Nane Limon Kabuğu:
Bahara nazlanan bu kış aylarında türlü türlü gripler peydahlanırken peşi sıra, piyango mutlaka size de çıkacak. Poşet çayları bir kereliğine bırakın, kalkın bir aktara gidin. Haliniz varsa hatta Mısır Çarşısı’na uğramak yerinde olur. Söz konusu aktara kısa bir “hayırlı işler” girişinden sonra aynen şu cümleyi kurun: “nane, limon kabuğu bir güzel kaynasın, içine hatmi çiçeği biraz çörek otu katasın hatta biraz tarçın, bir tutam zencefil” Buyrun. İçinde hem tarif var hem de siparişiniz. Aktarla şarkıyı karşılıklı söylerseniz belki indirim bile alabilirsiniz.

Daha nice şarkılar var sevdiğim ve kaptırıp yazmak istediğim. Mesela; Sahilde, Olmaya Devlet Cihanda Bir Nefes Sıhhat Gibi, Süper Babanne, Can Bedenden Çıkmayınca, Gönül Ferman Dinlemiyor, Ali Yazar Veli Bozar, Lambaya Püf De, Gülbebeğim, Aynalı Kemer, Gülpembe, Al Beni, Beyhude Geçti Yıllar, Domates-Biber-Patlıcan, Delikanlı Gibi, Ayrılık, Gesi Bağları, Estergon Kalesi, Dere Boyu Kavaklar, Bir Bahar Akşamı, Gamzedeyim Deva Bulmam, En Büyük Mehmet Bizim Mehmet, Süleyman, Hala Kızı Zehra, Little Darling, Nick the Chopper, Müsadenizle Çocuklar…

Müsaade senin Barış Abi.
Sana layık “adam olmuş çocuklar” mıyız bilmiyorum ama inan denedik.
Zira buralar pek senin bıraktığın gibi değil.

Niye dersen; bugünlerde kendimizi hıyar gibi hissediyoruz be Barış Abi, hani ince kıyım doğrasalar bizi Marmara cacık olur diyoruz. Anlıyorsun değil mi?

Bu yazı Barış Abime ve gözlerinde babasını gördüğüm canım arkadaşım Doğukan’a adanmıştır.

SANTANA - GUITAR HEAVEN - The Greatest Guitar Classics of All Time


While my guitar gently weeps.mp3
Yıl 1998. West Sussex, İngiltere. Whyke Lane’den Chichester meydanına doğru yürüyorum. Hava yine yağmurlu, zaten hep yağmurlu, güneşi en son bir hafta önce tesadüfen görmüşüm. Okula nasıl geç kalmışım belli değil, saat 9’u geçmiş 10’a koşuyor; ben koşmuyorum. Kulağımda bangır bangır “While my guitar gently weeps”, tepemde kapkara İngiliz bulutları, aklım kim bilir nerede ağır ağır yürüyorum. Yine yanlış şarkıyı seçmişim yürümek için. Sınıfa girmeden direkt Mrs Davies’in odasına girip aslanlar gibi “being on time” başlıklı nutuğumu yiyorum; akşam eve yine aynı şarkıyla dönüyorum.

Bu şarkıyı tam 12 yıl sonra, toplantıya geç kaldığım bir sabah bu kez India Arie’nin taptaze sesinden, Santana’nın Paul Reed Smith imzalı enfes gitarından ve Yo Yo Ma’nın leziz çellosundan dinledim. Verdiği his aynı; ben hiçbir zaman geç kalmam, birileri hep erken gelir.

Boy, I’M IN HEAVEN! YA DA SANTANA GUITAR HEAVEN
Malum, Santana başımızın tacıdır, Black Magic Woman’dır, Oye Como Va’dır, 1999’da Supernatural ile vize dönemimize renk katandır; Hendrix, BB King ve John Lee Hooker’a bizim kadar aşık olandır. Birileri Carlos Santana’ya sanki “baba, hadi en unutulmaz şarkıları topla, en sıkı müzisyenleri bir araya getir; kap gitarını, bize bir best of hatta bir most of albüm yap” demiş, o da “sizi mi kırıcam gençler” demiş ve yapmış.

Guitar Heaven: The Greatest Guitar Classics of All Time, Santana abimizin gitarıyla can verdiği 12 (deluxe albümdeki iki şarkıyla beraber aslında 14) şarkılık bir cennet. The Beatles, The Doors, AC/DC, Rolling Stones gibi büyük efsanelerin şarkılarını Joe Cocker, Santana’nın göz bebeği Andy Vargas, Linkin Park’ın bıçkın solisti Chester Bennington gibi sıkı vokallerden dinliyorsunuz ve mest oluyorsunuz. Nasıl diyordu Wyclef Jean “Maria Maria” şarkısında: “The sounds of the guitar yeah yeah, played by Carlos Santana”

TRACK LIST
Whole Lotta Love:
Bu şarkı bir Led Zeppelin cover’ı değil, bildiğiniz update edilmişi. Soundgarden’dan sevip saydığımız Chris Cornell’i şarkının hakkını verdiği için alnından öpmek gerek. Hani Amerikan filmlerinde saçını eliyle düzelttikten sonra en son aynaya “you rockz baby!” bakışı fırlatıp evden çıkan jön vardır ya... Hani o yolda yürürken fonda aynı şarkı çalmaya devam eder. Hah işte o şarkı bu şarkı. Cumartesi gecesi evden çıkmadan önce dinlemelik ve birazdan Bronx’ta bir bara dalacak deri ceketli abi/abla gibi hissetmelik.

Can’t you hear me knocking:
Rolling Stones’un bu nadide eserini Johnny Deep’in oynadığı Blow filminden hatırlıyor, pek de seviyoruz.Stone Temple Pilots ve Velvet Revolver’dan tanıdığımız Scott Weiland’ın vokali Mick Jagger’ınki kadar seksi değil haliyle. Kulaklar şarkının orijinal versiyonundaki saksafon solosunu da arıyor ve fakat Santana’nın gitarı yerini tatminkar bir şekilde dolduruyor. İsyankar ve iddialı bir şarkı; kulaklığı takıp eski sevgilinin kapısına dayanabilir; sözlerini pek umursamazsanız patronun odasına kapısını çalmadan dalabilirsiniz. O özgüveni veriyor insana, hey maşallah!

Sunshine of your love:
Tim Burton için Johnny Deep neyse, Santana için Rob Thomas o galiba. Santana albümlerinde müthiş performans sergileyen Rob, niye solo albümlerinde bunun yanından geçemez bilinmez ama kendisi bu müthiş Cream şarkısını söylemek için doğmuş. Kesinlikle Cuma gecesi işten, okuldan eve dönerken ya da dışarı çıkarken bir an önce kime kavuşmak istiyorsanız koşa koşa O’na giderken dinlenecek şarkı.


While my guitar gently weeps:
“En yürek burkan The Beatles cover’ı“ ünvanını bu hüzünbaz şarkıya verdim gitti! Mesela bir Kasım akşamı ama çok yalnızken, şansınıza biraz da yağmur yağıyorsa, ağır ağır yürüyüp dinleyin bu şarkıyı. Depresyondaki ruhlara, pms olmuş kadın bünyeye birebir. Oturun ağlayın o derece.

Photograph:
Bilenlerin American Idol’den aşina olduğu, bilmeyenlerin “No Surprise” ile sevdiği Chris Daughtry’e bu leziz Def Leppard şarkısı çok yakışmış. Hani güneşli bir günde, öğlen saatlerinde, radyoda duyup sesini açtığınız şarkılar vardır, muhtemelen bir tatil beldesindesinizdir, önce pencereyi açarsınız, sonra mis gibi deniz kokusunu içinize çekersiniz. Evet evet, o şarkı bu şarkı.

Back in black:
Bu sanki AC/DC klasiği Back in Black’i değil de Nas ve Santana’nın doğaçlama yaptığı yepyeni bir şarkı. Hayat yıldırır ya bazen, mücadele gücü bulamaz insan, çabalamaya bile gücü yoktur. Sonra bir an kendinde daha önce bulmadığı bir gücü bulup aşka gelir. İşte o aşk bu aşk! İntikam şarkısı gibi, dünyaya, hayata inat: “I am back!”

Riders on the storm:
The Doors’un bu “cool” şarkısını Linkin Park’ın solisti Chester Bennignton söylüyor, grubun klavyecisi Ray Manzarek eşlik ediyor. Tam dünyaya kendini kapatıp kalabalık bir caddede insanların arasından omuz hareketleriyle sıyrılıp geçerek asi asi yürüme şarkısı. İsteyen araba kullanırken de dinleyebilir, ama güneş gözlüğü şart.


Dance the night away:
Bir zaman önce “Drops of Jupiter”in klibinde aşık olduğumuz Patrick Monahan, Van Halen şarkısına ruhunu vermiş, öyle ki sözlerini bizzat onun yazdığını düşünmek olası. Şarkının sözleri her ne kendine fazla güvenen bir flörtöz’ün davetkar meydan okuması olsa da, bana hep bir kişisel zafer anını çağrıştırıyor. Hani zor bir sınavdan çıkarsın, zor bir iş gününün ardından bir şey başarmış olarak yorgun eve dönersin ve kendini çok başarılı hissedersin...İşte o an bu şarkı çalsa nasıl da dans eder insan.

Bang a Gong:
Bush’un solisti Gavin Rossdale, bu seksi şarkıyı aynı seksilikte söylerken Santana’nın gitarı insanın içini kıpır kıpır yapıyor. Bu şarkının fonda çalacağı (ilk akla gelen) okazyon tamam. Ama özellikle gecenin bir yarısı çalışırken, muhtemelen dünyanın en sıkıcı işini yaparken, kendinizi iş yerinde ya da evde değil başka bir yerde hayal edin. İster sevgilinizle dans ederken ister hiç bilmediğiniz bir şehirde bir barda kendinizden geçmişken... Hatta koltuğunuzda ufaktan dans da edin, sonra işinize dönebilirseniz bravo!

Fortunate Son:
Bu şarkıyı bilmeyenler sanki biliyor gibiler. Nereden hatırlıyoruz? Forest Gump filminden. Creed’in solisti Scoot Stapp, şarkıya nasıl da yakışmış. İçinizdeki tüm anarşist hisleri biriktirin, memleketin haline söylenmeye başlamadan önce derin bir nefes alın, dilinizin ucuna kadar gelen tüm küfürleri biraz erteleyin, istifa mektubunuzu şimdilik yırtın ve sevgilinize atacağınız öfkeli mesajı göndermeden önce kaydedin. Sonra bu şarkıyı dinleyin. Sizi biraz olsun rahatlatmazsa, yapın gitsin! Pişman olursanız “It ain’t me!” dersiniz en kötü.

Little Wing:
Bir Hendrix baş yapıtı; parçalı bulutlu ve her daim buğulu Joe Cocker sesiyle tam bir uykudan önce şarkısı. Yatmadan önce sessizce, yürekten edilen bir dua gibi. Ama önce ışıkları kapatıp koltuğa iyice gömülmek gerek, pencerelerin hepsini açıp odanın havasını değiştirmek gerek, e yanında da bir kadeh kırmızı şarap gerek. Ve en önemlisi “When I am sad, she comes to me” cümlesine inanmak gerek.

I Ain’t Superstitious:
1961 model bir blues klasiği, BB King’in övgülerine mazhar olmuş Jonny Lang yorumu, duman altı olmuş bir blues barda, gecenin en son şarkısı tadında. Cuma ya da Cumartesi gecesinin sonu. Eser miktarda alkol alınmışsa, yanınızda dostlar da varsa, herkesin keyifle eşlik edebileceği; eşlik etmese de tempo tutabileceği leziz bir “kapatıyoruz beyler” şarkısı.

DELUXE VERSİYONDAKİ BONUS ŞARKILAR:
Under the Bridge:
Red Hot Chili Peppers severiz, Andy Vargas’ı ailecek beğeniriz. Söylenecek kelime yok, şiir gibi, bahar gibi. Sabahın erken saatleri, beyin daha uyanmamış, kahveye altlık kıvamda bir şarkı. Özellikle iş yerinde, kahvenizi alıp bilgisayarı açar açmaz, ilk bunu dinlemek günü daha çekilir kılabilir.

Smoke on the water:
Deep Purple’ı benim gibi baş tacı yapanları pek kesmeyecek bir cover dürüst olmak gerekirse. Papa Roach’un Jacoby Shaddix’i maalesef Ian Gillan’ın yaşattığı enerjinin yarısını bile vermiyor. Ama olsun, “Smoke on the water” ani bir gaz şarkısı. Egonun tavan yaptığı, yine mesela tuttuğunuz takımın sahasında bol gollü bir galibiyet aldığı, kendinizden ve hayatınızdan çok memnun olduğunuz bir günde defalarca dinlenecek bir şarkı.

BU DA BENDEN SANTANA BONUS TRACK:
Wishing it was:
Supernatural albümünde hep gölgede kaldığını düşündüğüm Eagle Eye Cherry’den “wishing it was”. Biraz kalbi kırık, “işler pek umduğum gibi gitmedi” şarkısı ama enerjisi pırıl pırıl. Gün içinde taze bir nefes olur, playlist’te bulunsun, an gelir, ihtiyaç olur.

Write About Love - Belle&Sebastian


WRITE ABOUT LOVE
Üzerinden bulut eksik olmayan, River Clyde’nin etrafı soğuk soğuk keserek sokakları dolaştığı, oldukça rahatsız, biraz huysuz, yer yer telaşlı ve ziyadesiyle asık suratlı bir şehir Glasgow. Sokaklarında, barlarında- hele o gün Rangers maçı varsa- içip şarkı söyleyen ve “Watty bounce up n git a booze?”* diye yanınıza yaklaşan neşeli insanları olmasa çekilir bir yer değil. Benim için Belle&Sebastian, gerek şarkı sözleriyle gerek insana hep umut vaad eden müziğiyle Glasgow’dan çıkan en güleryüzlü şeydir.

“Write about love” hüzünlü ama umutlu; buruk bir neşeye karışmış, yer yer 70’lerin popunu çağrıştıran sımsıcak bir albüm. Her bir şarkının kulaklarda-aslında kalplerde-bıraktığı tat; çok bunaldığın bir anda annenin sesini duyup rahatlamak gibi, gece yatmadan önce ılık süte kurabiye batırmak gibi hatta dünya yıkılırken etrafınıza bakıp “ben ne yaparsam yapayım, nasılsa her şey olması gerektiği gibi olacak” diyip omuz silkmek gibi.

PLAYLIST

I didn’t see it’s coming:
Soğuk bir kış günü bilmediğiniz bir şehrin sokaklarında elleriniz cebinizde dolaşıyorsunuz. Ve muhtemelen kayboluyorsunuz. Bir yere yetişmeye çalışmadığınız hatta hiçbir yere gitmediğiniz için bunu dert etmiyorsunuz. Burnunuz soğuktan kıpkırmızı olmuş ama umrunuzda değil. Bu şehir Berlin mesela. Her bir sokağını içinize çekiyorsunuz, kulağınızda bangır bangır bu şarkı. Şehir çok Alman, kulağınızda Glasgow aksanı, aklınızda son derece Türkçe biri. Leziz.

Come on sister:
Bu şarkı bir Glasgow barında hatta Rangers’ın Celtic’i yendiği bir maçtan sonra hem de hiç tanımadığın insanlarla bağıra çağıra ve kol kola söylemelik. 7-8 kişi sağa sola sallandıkça, kocaman bardaklardan yere, üstlere-başlara bira dökülüyor ve o sırada herkes “and it’s fun, thinking of you like a movie star!” bölümüne eşlik ediyor. İnsana neşe vermekle kalmayıp bir de kutlanacak okazyon aratan enfes bir şarkı.


Little Lou, Ugly Jack, Prophet Jack:
Nick Hornby’i haklı çıkaran gerçek bir “sad bastard music” örneği. Norah Jones’un dumanlı sesi hüznü beşe katlamış, nasıl büyük insafsızlık! Çok eğlendiğiniz, mutlu olduğunuz bir anda dinleseniz bile ani bir hüzne kapılmanıza hiçbir şey engel olamaz. Yağmurlu ve kasvetli bir Kasım akşamında, iyi bir kitap (seviyorsanız Yeats’ten bir iki şiir yerinde olur) ve sıcak şarapla iyi gider. Yaşasın yağmur ve çıplak ağaçlarla gelen zahmetsiz Kasım hüznü; şarkının hakkını vermek için daha iyi bir zaman olamazdı.

I’m not living in a real world:
İşte 70’lerin pop sounduyla insanı bir anda harekete geçiren neşeli bir “ait olamama” şarkısı. Bana MFÖ’nün “Mecburen” şarkısını hatırlatan sözlerine eşlik etmek çok keyifli, şarkının genelindeki boşvermişlik ve kabullenmişlik “tamam abi, ben gerçek dünyada yaşamıyorum da... Gerçek dünya dediğin ne zaten?” dedirtiyor insana. Sabah işe yürürken, okula koşarken; tüm bunlardan bıkmışken ilaç gibi gelebilir bünyeye. Farkında olmadan ait olmadığınızı çok iyi bildiğiniz dünyanın kollarında kolaycacık buluverirsiniz kendinizi. Ha sonra şarkı biter, aklınız başınıza gelir ayrı.

Write about love:
Son derece manasız bir toplantının ortasındayız. Herkes hareretle tartışırken bir anda ortama yabancılaşıyorsunuz. Her şey saçma, gereksiz ve abartılı geliyor. Bir bahane bulup kendinizi bir avuç hırs küpünün bulunduğu odanın dışına atıyorsunuz. Odayı terk ederken çantanızdaki mp3 player’ı cebinize koymayı unutmuyorsunuz. İlk bulduğunuz makineden bir kahve alıyorsunuz, bulunduğunuz binanın yangın merdivenine gidip (çatıya çıkabilirseniz daha şahane olur)bir sigara yakıyorsunuz. (Sigara içmeyenler bu bölümü es geçebilir) Play’e basıyorsunuz ve bu şarkıyı bangır bangır dinliyorsunuz. 2 dakika 53 saniyelik özgürlüğünüz bitince, odaya geri dönüyorsunuz. (Fazla gaza gelen tam bu noktada çantasını alıp toplantıyı epik bir şekilde terk edebilir) Write about love bence kaçış planı hayali kurdurabilecek güçte bir şarkı. Şarkıyı her dinlediğimde o toplantıyı terk etmişim, krem rengi bir Vespa’ya atlamışım ve küçük bir kasabaya doğru gidiyormuşum gibi hissediyorum.

Sunday’s pretty icons:
Hanımlar beyler işte size bir yol şarkısı. İster vapura binin adaya gidin, yol boyunca martıları izleyin ister atlayın bir otobüse şehir önünüzden geçerken camdan dışarı bakın. Tren kültürümüzün gelişmemiş olmasına en çok böyle durumlarda üzülüyorum. Gönül isterdi ki öğle vakti atlayalım bir trene, açalım camı, her istasyondan başka bir hikaye girsin içeri. Şarkı “Every girl you ever admired, every boy you ever desired, every love you ever forgot, every person you ever despised is forgiven” derken geride bıraktığımız her şeyi ve herkesi tek tek affedelim.

Ve Write About Love için son söz: As-lit-at Yas! **

* Glasgow aksanıyla “Bir şeyler içmeye ne dersin?”
** Glawgow aksanıyla “Müthiş bir şey”

...featuring Norah Jones


...featuring Norah Jones

Günler kısala kısala çuvala girerken, saat daha beş olmadan gün geceye kaçarken, bahara kadar mevsim mecburen kışken, yıl bitmeye yazarken, memleketin hali ortadayken, yılın en moda rengi “depresyon grisi”yken ve tam “yeni yıla az kaldı” diye günleri sayarken, Norah Jones 18 şarkılık hüzünbaz, parçalı bulutlu, yer yer umutlu, siyah-beyaz bir toplama albüm yapmış; “2010 bitmeden bir de ben vurayım şunlara” demiş.

“.... featuring Norah Jones”u kalbiniz kırıksa, bu aralar yalnızlık çekiyorsanız, gece geç saatlere kadar çalışıyorsanız ya da gün içinde konsantre olup çalışamıyorsanız, evinizden uzaktaysanız ve aradığınız kişiye o an ulaşamıyorsanız dinlemeyin. Sizi biraz daha gerçek hayattan koparabilir, algınızı çarpıtabilir, hüznün dibine vurmanıza yol açabilir. Yok eğer “çivi çiviyi söker” ekolündenseniz hoş geldiniz, doğru yerdesiniz.

PLAYLIST

Here We Go Again:
1940’ların ortasında New Orleans’tayız. Saat 11’i geçmiş. Hızlı adımlarla kenar mahallelerden birine sapıyoruz, girişinde tabela olmayan bir kapıyı itip merdivenlerden aşağı iniyoruz. Dumanaltı olmuş bir blues bardayız; özensiz bir dekor, koyu renk masalar, çok şık hanımlar, pek janti beyler. Piyanoda Ray Charles, geride asil bir quartet, mikrofonun başında bir zarif Norah Jones. Zor günlerin ortasındayız, hayata dertlenmelerdeyiz; bu şarkı alıyor götürüyor bizi. Arka arkaya burbonlar, viskiler söyleniyor. Şarkı biter bitmez küçücük barda büyük bir alkış kopuyor. 3 dakika 58 saniye boyunca 40’ların New Orleans’ına jazzy bir yolculuk vaad eden şarkı özellikle metroda/arabada gözler kapalı huzur içinde dinlemelik.Şarkının orijinaline 1967 kayıtlı “Invites You to Listen”; Norah Jones düetine 2004 yapımı “Genius Loves Company” albümlerinde rastlayabilirsiniz. Selamımı söyleyin.

Life is Better:
Güneşli bir Aralık günü, günlerden Çarşamba. İşe ya da okula gitmemişsiniz, bayram değil seyran değil ve hatta resmi tatil değil; kafadan izinlisiniz. Muhtemelen birilerini arayıp “hastayım” yalanı sıkmışsınız. Kulağınızda mp3 player, sahil yolunda yürüyüş yapıyorsunuz, kulağınızda bu şarkı. Hatta içinizden bisiklete binmek geçiyor, yol kenarında gördüğünüz bir bisiklete atlıyorsunuz. Siz “Life is better now that I found you” nakaratına eşlik ederken beyaz yakalı faniler işte, çan eğrisi kurbanları sınavda, martılar tatilde, balıkçılar evinde. Değil İstanbul, dünya sizin. Albümün en iyi şarkılarından biri, hayatın iyi olduğu anlarda, mutlu zamanlarda sık sık fonda çalmalı. Q-Tip’in vokali Norah Jones’un sesiyle iç içe geçtikçe daha da keyif alınacak bir şarkı.

Love Me:
Şarkının ilk notaları “ahh işte bir gece yarısı loş ışıkta dans edilecek romantik bir müzik” algısı yaratıyor olabilir. Bu algıyla devam etmekte sakınca yok elbette. Ama eğer küçükken annenizin ya da babanızın size kitap okuduğu ya da müzikle uyuttuğu şanslı çocuklardansanız bu şarkının “uykuya dalmadan önce dinlenecek.mp3” klasöründe yer alması gerektiği fikrine hemen ısınabilirsiniz. Bünyede hafif bir ninni etkisi yapan bu şarkı Norah Jones’un Little Willies ile birlikte yaptığı, grupla aynı ismi taşıyan albümde yer alıyor. Sessiz sakin bir yılbaşı tatili planlıyorsanız Little Willies albümünü de çantanıza atın derim.

Blue Bayou:
Çoğu zaman nereye gittiğiniz değil, nereye döndüğünüz önemlidir. Gittiğiniz yer kaçtığınız yerse hele, dönüş yolunu gözünüz kapalı bulacağınız yer bizzat evinizdir. Hani bazen hava limanında telaşlı bir kalabalığı atlatırsınız, “last call” anonsunda bangır bangır adınız okunuyordur, koşa koşa kendinizi uçağa atarsınız, eşyalarınızı bir türlü yerleştiremezsiniz panikten, sağdan soldan yardım edenler olur, en sonunda koltuğunuza oturmayı başarır, derin bir nefes alırsınız. Arkanızda bıraktığınız şehri düşlemezsiniz de o an, döneceğiniz yeri düşünürsünüz. İşte bu şarkı insanı her şeyin yoluna gireceğine ikna eden bir eve dönüş şarkısı. Canlı kaydedilmiş M.Ward ve Norah Jones düeti leziz. Bulabilirseniz 1963’te kaydedilmiş Roy Orbinson’un sesinden de bir dinleyin.

Creepin’ In:
İşte insana günün herhangi bir saati yersiz bir neşe veren bir şarkı. Duymak istemediğiniz bir insanın sesini bastırmak, kavga ya da gürültü ortasında kaldığınız anlarda kendinizi korumak, keyfinizin yerinde olduğu bir anı daha da uzatmak, sabah vakti yetişmeye çalıştığınız yere hızlı adımlarla yürümek, ıslıkla eşlik etmek hatta kendinizi Red Kit’teki karakterlerden biri gibi hissetmek isterseniz (Daltonları kovalarken çalsın bu şarkı mesela) sesini açın ve tempo tutun. Şarkıyı Norah Jones’un “Feels Like Home” albümünden de hatırlıyoruz, kendi adıma şu hayatta Dolly Parton dinleyeceksem o şarkı bu şarkı olsun.

Baby it’s Cold Outside:
1940’lardan bugüne gelen eşsiz bir jazz standardı olan bu şarkıyı Dean Martin’den, Ray Charles’dan, Louis Armstrong’dan, Ella Fiztgerald’dan, Carmen McRae’den ve daha nice jazz efsanelerinden dinlemek varken niye bu cover’ı dinleyelim diye düşündüm... bir cevap bulamadım. Willie Nelson’a saygımız sonsuz ve fakat çok sevdiğim bir şarkıyı, çok güzel söylemediği için kendisine küsmüş olabilirim. Hatta Norah’a da trip atabilirim bu yüzden. Tavşan dağa küser ve bu dağın çok umrunda olur düşüncesinden hareketle, dünyanın her yerinde sezonluk piyasaya sürülen “Christmas Songs vol. bilmemkaç” albümlerinin değişmezi, bugüne kadar yapılmış en flörtöz şarkılardan biri olan “Baby it’s Cold Outside”ı eski kayıtlardan, havanın buz gibi olduğu bir akşam, evde battaniyenin altına kıvrılıp dinlemenizi öneriyorum. Şarkıya bir kadeh şarap ya da bol sütlü bir kahve eşlik ederse enfes olur.

Turn Them:
Hollywood filmlerinden klişe bir sahne. Genç bir kadın elbise dolabını boşaltıyor, telaşla ve biraz da öfkeyle hiçbir şeyi katlamadan yatağın üzerindeki valize dolduruyor. Dolabın üst rafından bir ayakkabı kutusunu çekiyor ve kutudan bir fotoğraf düşüyor. Genç kadın, sevgilisiyle mutlu bir anda çekilmiş (muhtemelen bir lunaparkta ya da deniz kenarında) bu fotoğrafı görünce yavaş yavaş yatağa oturuyor ve ağlamaya başlıyor. İşte tam bu anda fonda bu şarkı çalmaya başlıyor. Kırık kalpleri biraz daha burkma potansiyeli olan bu şarkı, gidene değil kalana yazılmış bir veda mektubu gibi. Gece geç vakitte dinlediğinizde hiç yoktan hüzün saçabilir ruhunuza. Yok ben geçmişteki kalp kırıklıklarımı bile gülümseyerek hatırlarım diyorsanız (ki bu dünyanın en büyük yalanı olur) günün her anı doya doya dinleyin. Sean Bones’un “Rings” albümünde de yer alan bu şarkının sözleri ayrı güzel.


Albümde Foo Fighters, Herbie Hancock, Charlie Hunter, Belle & Sebastian gibi başarılı müzisyenlerin elinin değdiği 11 güzel şarkı daha var. Sıradaki şarkı Norah Jones’un kimselere benzemeyen sesiyle huzur bulan, hüzne dalan, aşık olduğunu sanan, uzun uzun yürümeye çıkan; şarkılarını uzun yolculuğuna yaren yapan, playlistinin değişmezi ilan eden ve her dinlediğinde sanki sesini ilk kez duyuyormuş gibi hissedenler için gelsin: “Like it was at the start. That always was the best part*

*Albümdeki El Madmo düeti “The Best Part” adlı şarkıdan.

Best of 2010


Hiçbirinci Viyana Kuşatması

1 Ocak 2011. Sabah 11 suları. Hava ayaz mı ayaz, ellerim ceplerimde. Haliyle. Viyana’da karlı bir yeni yıl sabahı, hızlı adımlarla Musikverein’e* yürüyorum. Ara sıra sendeliyorum zira Viyana’nın yolları taştan, yerleri kaygan. Bütün şehir bol köpüklü bir latte sanki. Küçük bir kafenin küçük fırınından yeni çıkmış sacher** kokusuna kahve kokusu karışıyor, insanın başı lezziz dönüyor. Viyana Flarmoni Orkestrası’nın “Yeni Yıla Merhaba Konseri” ya da orijinal adıya “Neujahrskonzert”e gidiyorum. Zaten ben bu anı 16 yıldır bekliyorum. Kraliyet ailesinden değilseniz ya da diplomatik, ekonomik, kültürel ya da şaibeli bir torpiliniz yoksa bu konsere öyle elinizi kolunuzu sallayarak, iki tıkla bir bilet alarak gidemiyorsunuz. Çekilişe katılmak şart. O çekilişi kazanmak ise çok milyonda bir ihtimal. 16 yıl üst üste hiçbir çekilişte kazanamış, hezimetinin 17. gurur yılında hem de en şahane yerden konseri izleme şerefine nail olmuşum, sanırsın Strauss’un ikinci nesilden torunuyum. Konser salonu tıklım tıklım, iki dirhem bir çekirdek hanımlar, iki oda bir salon beyler. Yerime geçip oturuyorum, en süper locadayım; hemen yanımda Japon prensi, Danimarka dükü, İspanya kontesi falan var; ben ülkemizi İstanbul viyadüğü olarak temsil ediyorum. Orkestra salondaki yerini alınca büyük bir alkış kopuyor, kalbim küt küt atıyor; ilk kez tv başında değil, canlı izlemek üzereyim konseri. Tam bu sırada salonda tiz bir çocuk sesi yankılanıyor “anaaneee ananeeee. Kapıyı aç ananeeeee!” Mevzu bahis annane kapıyı açsa da çocuk sussa konser artık başlasa diye bekliyorum ama nafile. Hala salon “ananeee ananeee” diye inliyor. Sinirleniyorum, koltuğumdan kalkıyorum şıp diye uyanıyorum.Evdeyim. Yeni yılın ilk rüyasından zalimce uyandırılıyorum. Camı açıp azarlıyorum çocuğu “zile bassana yahu”; cevap gecikmiyor “boyum yetişmiyoooo!” Durumu olgunlukla ve hükmen mağlup karşılayarak oturma odasındaki locamda 17.kez iç geçirerek izliyorum yeni yılın ilk konserini.

Müzik zevkiniz her ne olursa olsun, eski yılı uğurlayan Berlin Flarmoni ve yeni yılı karşılayan Viyana Flarmoni konserleri eşsiz birer lezzettir; gelenektir. 2010’da izlediğiniz güzel konserlerin tadı damağınızda ve yeni yılda gideceğiniz konserlerinin sabırsızlığı arasında vakit bulup izlemenizi öneririm. Yalnız ilk çekilişte Viyana’ya bilet kazanırsanız, faşist kaderime küserim; kazananı üzerim. Haberiniz olsun.



MoodTrack iftiharla takdim eder:
Giden bir yıl olsun, size yıl mı yok!


enkotuyilimizboyleolsun.mp3

Gayet sıradan bir yıl, küçük sürprizler dışında yeni pek bir şey yok. Yine aynı arkadaş grubuyla tatillere gidildi, gece gezmeleri yapıldı, iş yerinde klasik dedikodular, hep bilindik hikayeler; ev sahibiyle rutin atışmalar. En az iki kez grip oldunuz mesela, hiç okumayacağınız kitaplar, hiç giymeyeceğiniz kıyafetler aldınız, her Pazartesi diyete başlama sözü verip Salı günü aynı hızla pes ettiniz, yağmurlu bir günde üstünüze su sıçratan arabaya küfrettiniz. Kızgınlıklarınız, kırgınlıklarınız, öfkeniz, neşeniz, sabrınız hep mevsim normallerindeydi. Yeni kararlar aldınız ki zaten hep alırsınız. Yeni yıla en umutlu belki de en mutlu siz girdiniz. “En kötü yılımız böyle olsun” ekolünden olanlar için yılın albümü Gorillaz’ın “Plastic Beach”i olsun. Plastic Beach, bence yılın en iyi ikinci albümü, hep bildiğimiz Gorillaz’dan arada minik sürprizlerle her dinlediğinde güzelleşen fıstık gibi şarkılar. Hayalkırıklığına uğratmadan, yormadan, kendini kolayca sevdiren, yılın her gününe yakışan bir albüm.

neyilmisarkadasbitmedigitti.mp3

Talihsizliklerle dolu bir yıl, arka arkaya şımarık gelişmeler, insanı çileden çıkaran sürprizler. İş yerinde yersiz gerginlikler atlatıldı, evde tatsız tartışmalar bir türlü sonlanmadı, kredi kartı limitleri aşıldı, yetersiz bakiyeniz yüzünden banka otomatik ödemeyi yapamadı, tam da en ihtiyaç duyduğunuz anda elektrikler kesildi, doğum gününüzü anneniz bile unuttu, durduk yere 3 kilo aldınız, kilo vereyim diye spor yaparken belinizi sakatladınız, çok önemli bir sunum öncesi dökümanlara şöyle bir göz atmak isterken olmayacak bir Poyraz çıktı, kağıtlar yollara saçıldı, cep telefonunuz takside kaldı, hoşlandığınız çocuk/kız tam da o akşam mesaj attı. Kurşun döktürmenize ramak kala Aralık geldi, geldiği gibi gitti. 2010’nun bittiğine sevinip yeni yıla umutlu bir başlangıç yapmak en çok sizin hakkınız. Sonu gelmeyen talihsizlikler zincirinde insana sebepsiz bir neşe ve kaynağı belli olmayan bir güç veren Glasgow’un güleryüzü Belle & Sebastian’ın “Write About Love” albümü bu moddaki herkesin yılına soundtrack olacak güzellikte.

allaaamokadariyibiyıldıkibitmesinistemedim.mp3
Onlar, 2010 yılını şimdiden unutulmaz yıllar arasına almayı başarabilmiş mutlu faniler. Bu yıl terfi edenler, okulu bitirenler, askerliğini tamamlayıp aramıza tekrar katılanlar, aşık olanlar, evlenenler, çocuk sahibi olanlar, yeni eve taşınanlar, Milli Piyango’da amortiyi vuranlar, haftanın bir günü mutlaka “keşke başka bir şey isteseymişim” diyebilmiş olanlar, uzun zamandır görmediği arkadaşını facebook’tan bulanlar, şampiyonluğa koşan takımı tutanlar, bir anda büyük büyük dedesinden kendilerine miras kaldığını öğrenenler, yağmurda ıslanmayanlar, karda kaymayanlar, güneşte yanmayanlar, her pantalonun cebinde para bulanlar, bu sene sürekli seyahat etmeyi başarabilmiş olanlar. Aman tamam gözümüz yok, daha da mutlu olun. Sizin içiniz kıpır kıpırken, şansınız açık, bahtınız parlakken, karmanız, çakranız on numarayken fonda hep Röyskopp çalıyordu da biz de kulak misafiri oluyorduk. 2010 yılını “la dolce vita” yaşayanlar için yılın albümü Röyskopp “Senior” olsun.

bendaha2009agirmedimyane2010u.mp3
Sen durursun, hayat önünden geçer bazen. İçinden pek bir şey yapmak gelmez. Sadece durursun. Sakinsindir. Ne hayata ne de kendine karşı bir öfken, hırsın ya da paniğin yoktur. Arkadaşlar arasında konuşulurken bir başyapıtı okumadığını ya da çok ünlü bir filmi izlemediğini fark edersin; gider gizli gizli alırsın, herkes biliyorken sen kaçırmışsındır. Zaten hep O an ne yapıyorsan, başka bir şeyi kaçırdığın hissiyle yaşamışsındır. En sık sorduğun soru “saat kaç?” değil, “bugün günlerden ne?”dir. Hangi ayda olduğumuzu tesadüfen öğrendiğin bile olmuştur. Telefonun çalar, nereye çağırırlarsa gidersin. Zahmetsiz, kaprissiz yaşarsın. 2009’muş, 2010’muş fark etmez senin için, sen kendi zaman diliminde yaşarsın. Şikayetin de yoktur, “akışına bıraktım” dersin ama akan bizzat sensindir; bilirsin. Benden duymuş olma ama sen sağ sen selamet bir yılın daha sonuna geldik, her döneme ilaç gibi gelen; dünya dursa fonda aynı sakinlikle çalmaya devam edecek Manic Street Preachers’ın, ismiyle Joyce romanlarının hatırlatan “Postcards from a young man”i senin için yılın albümü olsun. İsyanını bile sakin sakin insanın zihnine kazıyan Manic Street Preachers’la 90’lara kadar uzanabilirsin. Dönünce çaldır, biz seni buluruz.

zatenbendesansolsa.mp3
Çok hoş bir arkadaşınızın yanında ona hiç yakışmayan tatsız bir kadın ya da tam tersi dünya güzeli arkadaşınızın yanında sinir bozucu bir adam... Ağzınızdan çıkan tek şey; “Nasıl oluyor da?” Ofiste pek hoşlanmadığınız biri, ani bir terfi, tatmin eden bir zam, hop ertesi gün sizin başınıza müdür! Aklınızdan geçen şey; “Nasıl olur? Bu adam yeteneksizin teki!” Sizin aylarca uğraşıp alamadığınız bir şey. Bir uçak bileti, belki çaba gerektiren ince zevkin ürünü bir eşya. Etrafınızda hiç ummadığınız birinde gördüğünüz ve yıkıldığınız an: “Ama.. ama.... O’nda öyle bir zevk bile yok ki...”Hakkında pek iyi şeyler düşünmediğiniz biri, annenize göre dünya iyisi. Nasıl olmuşsa? Ne yapmışsa? Kıskandığınızdan değil alenen duruma gıcıksınız halbuki siz onu nasıl da tanırsınız... Hayatta böyle insanlar vardır. Hani pek hoşlanmadığımız şımarık insanlar. Çoğu kez hak etmedikleri şeylere herkesten önce sahip olurlar, bir de değerini bilmez yakınırlar. “Nasıl oluyor da...?” sorusunun cevabı şu dostlarım: Şans. Ne demiş Jean Cocteau: Ben şansa inanırım yoksa sevmediğim insanların başarılarını nasıl açıklayabilirim ki? Bu tip insanların şanslarına, hep açık kısmetlerine ve dört ayak üzerine düşmelerine; iki haneli IQ’larıyla elde ettikleri açıklanamaz başarılarına tahammül etmek zor, kafanızı başka tarafa çevirin çünkü onlar yürürken fonda Kanye West çalıyor. Kanye West’i sevip dinleyenlerin müzik zevkine lafım yok ama “My beautiful dark twisted fantasy”e yılın albümü diyenler beni derinden üzer. Zira kendisi tipik bir şanslı şımarık. Hani şu çok tatlı kız arkadaşınızın yanında ne işi olduğunu bir türlü kestiremediğiniz uyuz çocuk gibi.Bu albümü tüm şanslı şımarıkların 2010 başyapıtı ilan ediyor, geride kalanlara sabırlar diliyorum.

umutlarimiz2011e.mp3
Bir sabah uyanırsınız ve havayı derin derin içinize çekersiniz. O kısacık anda eski bir günü hatırlarsınız. Çocukluğunuzdan bir replik gelir aklınıza. Babanıza “itfaiyeci olucam ben” dediğiniz anı tekrar yaşarsınız mesela. O kısacık an neler düşündürür insana, “Ben ne yapıyorum? Doğru mu yapıyorum? Hayatta ne yapmak istiyorum? Tüm bunları ben mi seçtim?” soruları bir anda boğar sizi. Biraz içinize bakarsınız ki başardığınızı sandığınız birçok şey aslında razı olduklarınızdır. Sevgiliniz mesela, hayalini kurduğunuz kadın değildir; bir şekilde razı olmuşsunuzdur. Okuduğunuz okul, oturduğunuz ev, hep gittiğiniz market. Bir şekilde seçtiğiniz, değiştirmeyi hep istediğiniz ama razı olduğunuz şeylerdir. Yıl biter, yıllar geçer. Alışırsınız. Hayat zaten alışmaktan ibarettir, o yüzden ölmekten korkmak çok normaldir. Bazen sebebi belirsiz bir cesaret parlar içinizde “değiştirmeliyim, değişmeliyim, değiştireceğim” dersiniz, kararlar alırsınız bir yılın ya da bir günün sonunda. Bazen değiştiremeyeceğinizi bilirsiniz de kendinize bile yüksek sesle söylemezsiniz. Kimi zaman bir anda sizi en tutsak eden alışkanlığınızdan kurtulursunuz, hafiflersiniz. Yıl sonu bir hesap yaparsınız oturup. Daha gidecek çok yolunuz olduğunu bilirsiniz. Bu yolu nasıl alacağınızı, ne tarafa gideceğinizi ve kiminle yürüyeceğinizi seçersiniz. Siz yürümeye başlarsınız, arada döner bakarsınız geride bıraktıklarınıza, uzaklaştıkça küçülür hepsi. Gözünüzde ve gönlünüzde büyüttükleriniz yok olur bir anda. “Bu gemileri ben yaptım, istersem yakarım!” der, biraz içiniz buruk gülümsersiniz. Siz yürürsünüz arkanızda Arcade Fire çalar. Varacağınız yere kadar eşlik eder size. Kalbiniz kırıksa hele, her şarkıda tek tek onarır; bazen paramparça olana kadar acıtır ama mutlaka onarır. Yılın en iyi albümü Arcade Fire “The Suburbs” yıl boyu yürümeye, yürüdükçe büyümeye karar verenlerin albümü olsun.

* Geleneksel Yeni Yıl konserlerinin yapıldığı konser salonu
** Viyana’nın meşhur pasta/turtası.

Destroyer - Kaputt


BİR KULAĞIMDAN GİRİYOR, ÖBÜRÜNDEN ÇIKMIYOR.
Güzel bir şarkının tadı paylaşmadıkça çıkar; kulaklığınızla dinlediğinizde. Kulaklıkla müzik dinlemek gitaristin teldeki tırnak sesini, klarnetçinin nefes alıp verişlerini duymanızı sağlar. Çok sevdiğiniz bir şarkıyı kendinize saklarsınız mesela, dünyanın tüm seslerinden bir süreliğine kaçarsınız hatta kafanızdaki sesleri bile bastırabilirsiniz. Kulaklıkla müzik dinlemek bazen risklidir. Yolda aylak aylak yürürken size çalınan kornayı duymayabilir, yersiz bir aksiyon yaşayabilirsiniz. İş yerinde konuşulanları, en komik şakaları, dedikoduları kaçırabilir; çalan telefonu, ısrarla size seslenen patronunuzu duymadığınız için dürtülebilirsiniz hatta kafanıza ya da masanıza bir cisim atılabilir. (Benimki kadar yaratıcı bir patronunuz varsa ekranınıza lazer de tutulabilir tabi.) Toplu taşımada kulaklık hayat kurtarır, hele otobüsle uzun yola gidiyorsanız, yanınızda oturan ve muhabbet etmeye can atan koltuk arkadaşınızı yıldırır. Taksinin arka koltuğunda, hele taksici abinin müzik zevki tüm ritminizi alt üst ettiyse son ses müzik dinlemek hem rahatlatıcı hem de tedirgin edicidir. Kendi kendine söylenen, trafikte birine küfreden ya da telefonla konuşan taksicinin her dediğini üzerinize alınmamak için dikiz aynasından göz teması kurmak suretiyle düzenli olarak diyalog akışını kontrol etmeniz gerekebilir. Çalıştığınız ya da oturduğunuz binanın asansöründe hele de kulağınızda bangır bangır bir müzik çalıyorsa asansördeki diğer insanlara musikişinas cömertliğinizle bir kamu hizmeti sunabilir, hatta dikkatli bakarsanız dinlediğiniz şarkıyı çıkarmaya çalıştıklarını bile sezebilirsiniz. Uzun lafın çok kısası kulaklıkla müzik dinlemek candır.Öyle şarkılar ve hatta albümler vardır ki sanki dinleyen kendine saklasın diye yapılmıştır. Cumartesi geceleri metrekareye onbin kişinin düştüğü barlarda dinlenmez o şarkılar ya da dinlediğiniz o güzelim melodi trafikteyken korna seslerine karışarak radyoda çalan şarkı olamaz; sadece bir çift kulak tek başına dinlesin diye bestelenmiştir.

MoodTrack, 2011’in kulaklıkla dinlenesi albümlerden birini iftiharla takdim eder:
Destroyer’dan KAPUTT

Adına bakıp “kaput derken?” tepkisi verebileceğiniz ama ilk şarkının ilk notalarını duyar duymaz-hele bir de Dan Bejar’ın sesine aşinaysanız- kapıyı içerden kilitleyip kulaklığınızla sakin sakin dinleyebileceğiniz bir albüm Kaputt.
Albümün tamamını iki güne yayarak dinledim. Her seferinde bana “umursamazlık” hissi verdi. Hani dibinizde müdahil olmanız gereken bir durum vardır ya da acil bir yere yetişmeniz gerekiyordur veya deli gibi telefonunuz çalıyordur da omzunuzu silkip “amaaan” dersiniz ya öyle bir his.

KAPUTT PLAYLIST
Savage Night at the Opera:
“İstanbul’dan Bodrum istikametine giden Osman Turizm’in sevimli yolcuları, mola süreniz bitmiş gibidir. Lütfen doğru otobüsteki yerinizi alınız, sonra “haydaa ben niye Marmaris’e geldim?” diye bize trip atmayınız. Osman Dinlenme Tesisleri veri nays yolculuklar diler. “ anonsundan hemen sonra play tuşuna basıyorsunuz, yanınızdaki arkadaş muhabbet etmek için ağzını açmadan siz müziğin sesini açmış oluyorsunuz. “Savage Night at the Opera”, gecenin bir yarısında ıssız yollarda, kıvrıla kıvrıla giden otobüsün camından bakma şarkısı. Dan Bejar’a sorsanız kesin o da bana hak verirdi. Evet.

Songs for America:
Çok güzel bir sabah, hava limonata. Sakin sakin oturasınız, kahvenizi içip etrafa boş boş bakasınız var. Ama hemen dibinizde yine “hayır” diyemediğiniz bir arkadaşınız onbeşbininci kez “haksız mıyım? haksızsam söyle. yani benim yerimde başkası olsa var ya... sen beni biliyosun... hayatta ben şey etmem yani. ama onun yaptığı ne? haksız mıyım? haksızsam söyle” tekrarına girmiş bir türlü çıkamıyor. Kafanızı sallamaktan, dinliyormuşsunuz gibi ara sıra “hı hı... yani... evet... tabi canım...” demekten yorulmuşsunuz, bi telefonunuz çalsa ya da tanıdık biri gelse de kurtulsanız diye can atıyorsunuz ama aynı ritim devam ediyor “haksız mıyım? haksızsam söyle.” “Haksızsın ulan! Yürü git, kafa bırakmadın adamda be vır vır vır...” diyemeyeceğiniz malum. Sakince yerinizden kalkıyor, “ya benim çok acil şey yapmam gerek, bugün şeyin son günü...” gibi bir şey geveliyor zihinsel zehirlenmenizi tedavi etmek için kulaklığınızı takıyorsunuz ve bir kuytu köşe buluyorsunuz kendinize. Adı yanıltmasın, olayın Amerikan bir tarafı yok; “Songs for America” 80’lerin naif ritmiyle tam bir “herkes sussun, kulağımda sadece müzik olsun” şarkısı.


Downtown:
Akşam saatleri. İşten ya da okuldan çıkmışsınız. Günlerden Cuma. Trafik berbat, herkes “bugün Cuma acilen eğlenmek zorundayız” modunda sağa sola koşturmalarda. Dışarı çıkacak haliniz yok, istikamet ev. Kulaklığınızı takıyorsunuz ve sakin sakin yürümeye başlıyorsunuz TGIF telaşının arasında. Eve giderken markete uğramanız bir şeyler almanız gerek. Belki köpeğin maması yok, belki dolapta yiyecek hiçbir şey yok. Umrunuzda değil yürümeye devam ediyorsunuz. Biri size omuz atarak geçiyor, özür dilemeyeceğinizi bildiğinizden dönüp bakmıyorsunuz bile. Eve giriyor, kendinizi kanepeye atıyorsunuz. Ve orada kalıyorsunuz. Cuma bitiyor, şarkı bitmiyor. “Downtown” telaştan, gürültüden, mecburiyetlerden, emri vakilerden kaçmak için birebir. Evet adı “downtown” ama sizin yeriniz “hometown”

Poor in Love:
Nüfus Müdürlüğü, Noter ya da Tapu Kadastro gibi “benim burada ne işim var ya?” türünden bir devlet dairesinde çok ciddi ve kaytaramayacağınız bir işiniz var. Kargalarla birlikte mesaiye başlamış yollara düşmüşsünüz. Bir plastik dosya içine bir sürü belgeyi koymuşsunuz, hepsi tek tek mühürlenecek; belki bir ikisi kabul görmeyecek ya da asık suratlı bir memur “eksik belgeniz var, derhal muhtara gidiniz, üç beş ilmuhaber ile birlikte aile albümünüzü de alınız geliniz” diyecek, hem zaten sıra size kim bilir ne zaman gelecek. Bir köşede sabırla sıranızı beklerken yan taraftaki “bizim dört dönüm arazi vardı, dedemden kalan, şimdi onu dörde bölücez, 9 kişinin üzerine geçiricez ama tapu kaynımın üstüne” muhabbetlerinden sizi bir adet kulaklık kurtarabilir. Açın “Poor in Love”ın sesini, kapatın gözlerinizi, sanki bir bankta oturuyorsunuz boğaza karşı, vapurlar geçiyor nazlı nazlı. Unutun nerede olduğunuzu kaybolun gidin. Öyle su gibi bir şarkı. Ha tabi, sıra numaranızı kontrol etmek için ara sıra gözünüzü açmanızda fayda var, yoksa tapusal ve kadastrofobik gününüz bitmez.

Kaputt:
Çok havalı bir plazanın, hiç havadar 11.katında çalışıyorsunuz. Sabahları asansöre binmek için en az 5 dakika bekliyorsunuz zira havalı plazanın bir sürü katı ve çok yüz çalışanı var. Sabah uykunuz açılmadan kendinizi dolmuş durağına dönmüş plaza girişinde hem de sıranın en sonunda buluyorsunuz. Şehrin taa öbür yakasından gelenler uyanmış, muhabbete bile başlamış. Oysa sizin afyon hala patlamamış, beyniniz gayet uykuda. Günaydın diyene “sensin günaydın!” diyecek haliniz bile yok. Üstelik 11.kata ulaşmanıza daha 4-5 dakika var. İşte tam bu anda kulaklığınızı takın, “Kaputt”u açın. Sonra biraz da sesini açın, sabah sabah 80’lerden kalma bir ruhla “ all sound like a dream to me” bölümüne eşlik edin. Asansöre bindiğinizde sesini biraz daha açın ki “max 6 people” yazısına inat 8 kişinin itiş kakış bindiği asansördeki sesi bastırın. Hatta dönüp size baksınlar, “sabah sabah deli midir nedir” diye. Kaputt sabah erken saatte, duştan çıktan sonra bir gece yarısı evde, yatmadan önce yatakta, tembel tembel dergi karıştırırken kulağınızda usulca çalabilecek bir şarkı.

Kaputt, Dan Bejar sevenleri mutlu edecek, onunla ilk kez tanışanları da merağa sürükleyecek bir albüm. MoodTrack’in tavsiyesi günde 3-5 doz, kulaklıkla, sabah ve akşam yemeklerinden sonra tok karına. Yaşasın “sağır olacaksın çocuuum” baskısına inat, bangır bangır kulaklıkla dinlenen şarkılar. Yaşasın Cumhuriyet! (bu pek olmadı ama neyse anladınız fikri zaten)