Tuesday, 17 May 2011

Write About Love - Belle&Sebastian


WRITE ABOUT LOVE
Üzerinden bulut eksik olmayan, River Clyde’nin etrafı soğuk soğuk keserek sokakları dolaştığı, oldukça rahatsız, biraz huysuz, yer yer telaşlı ve ziyadesiyle asık suratlı bir şehir Glasgow. Sokaklarında, barlarında- hele o gün Rangers maçı varsa- içip şarkı söyleyen ve “Watty bounce up n git a booze?”* diye yanınıza yaklaşan neşeli insanları olmasa çekilir bir yer değil. Benim için Belle&Sebastian, gerek şarkı sözleriyle gerek insana hep umut vaad eden müziğiyle Glasgow’dan çıkan en güleryüzlü şeydir.

“Write about love” hüzünlü ama umutlu; buruk bir neşeye karışmış, yer yer 70’lerin popunu çağrıştıran sımsıcak bir albüm. Her bir şarkının kulaklarda-aslında kalplerde-bıraktığı tat; çok bunaldığın bir anda annenin sesini duyup rahatlamak gibi, gece yatmadan önce ılık süte kurabiye batırmak gibi hatta dünya yıkılırken etrafınıza bakıp “ben ne yaparsam yapayım, nasılsa her şey olması gerektiği gibi olacak” diyip omuz silkmek gibi.

PLAYLIST

I didn’t see it’s coming:
Soğuk bir kış günü bilmediğiniz bir şehrin sokaklarında elleriniz cebinizde dolaşıyorsunuz. Ve muhtemelen kayboluyorsunuz. Bir yere yetişmeye çalışmadığınız hatta hiçbir yere gitmediğiniz için bunu dert etmiyorsunuz. Burnunuz soğuktan kıpkırmızı olmuş ama umrunuzda değil. Bu şehir Berlin mesela. Her bir sokağını içinize çekiyorsunuz, kulağınızda bangır bangır bu şarkı. Şehir çok Alman, kulağınızda Glasgow aksanı, aklınızda son derece Türkçe biri. Leziz.

Come on sister:
Bu şarkı bir Glasgow barında hatta Rangers’ın Celtic’i yendiği bir maçtan sonra hem de hiç tanımadığın insanlarla bağıra çağıra ve kol kola söylemelik. 7-8 kişi sağa sola sallandıkça, kocaman bardaklardan yere, üstlere-başlara bira dökülüyor ve o sırada herkes “and it’s fun, thinking of you like a movie star!” bölümüne eşlik ediyor. İnsana neşe vermekle kalmayıp bir de kutlanacak okazyon aratan enfes bir şarkı.


Little Lou, Ugly Jack, Prophet Jack:
Nick Hornby’i haklı çıkaran gerçek bir “sad bastard music” örneği. Norah Jones’un dumanlı sesi hüznü beşe katlamış, nasıl büyük insafsızlık! Çok eğlendiğiniz, mutlu olduğunuz bir anda dinleseniz bile ani bir hüzne kapılmanıza hiçbir şey engel olamaz. Yağmurlu ve kasvetli bir Kasım akşamında, iyi bir kitap (seviyorsanız Yeats’ten bir iki şiir yerinde olur) ve sıcak şarapla iyi gider. Yaşasın yağmur ve çıplak ağaçlarla gelen zahmetsiz Kasım hüznü; şarkının hakkını vermek için daha iyi bir zaman olamazdı.

I’m not living in a real world:
İşte 70’lerin pop sounduyla insanı bir anda harekete geçiren neşeli bir “ait olamama” şarkısı. Bana MFÖ’nün “Mecburen” şarkısını hatırlatan sözlerine eşlik etmek çok keyifli, şarkının genelindeki boşvermişlik ve kabullenmişlik “tamam abi, ben gerçek dünyada yaşamıyorum da... Gerçek dünya dediğin ne zaten?” dedirtiyor insana. Sabah işe yürürken, okula koşarken; tüm bunlardan bıkmışken ilaç gibi gelebilir bünyeye. Farkında olmadan ait olmadığınızı çok iyi bildiğiniz dünyanın kollarında kolaycacık buluverirsiniz kendinizi. Ha sonra şarkı biter, aklınız başınıza gelir ayrı.

Write about love:
Son derece manasız bir toplantının ortasındayız. Herkes hareretle tartışırken bir anda ortama yabancılaşıyorsunuz. Her şey saçma, gereksiz ve abartılı geliyor. Bir bahane bulup kendinizi bir avuç hırs küpünün bulunduğu odanın dışına atıyorsunuz. Odayı terk ederken çantanızdaki mp3 player’ı cebinize koymayı unutmuyorsunuz. İlk bulduğunuz makineden bir kahve alıyorsunuz, bulunduğunuz binanın yangın merdivenine gidip (çatıya çıkabilirseniz daha şahane olur)bir sigara yakıyorsunuz. (Sigara içmeyenler bu bölümü es geçebilir) Play’e basıyorsunuz ve bu şarkıyı bangır bangır dinliyorsunuz. 2 dakika 53 saniyelik özgürlüğünüz bitince, odaya geri dönüyorsunuz. (Fazla gaza gelen tam bu noktada çantasını alıp toplantıyı epik bir şekilde terk edebilir) Write about love bence kaçış planı hayali kurdurabilecek güçte bir şarkı. Şarkıyı her dinlediğimde o toplantıyı terk etmişim, krem rengi bir Vespa’ya atlamışım ve küçük bir kasabaya doğru gidiyormuşum gibi hissediyorum.

Sunday’s pretty icons:
Hanımlar beyler işte size bir yol şarkısı. İster vapura binin adaya gidin, yol boyunca martıları izleyin ister atlayın bir otobüse şehir önünüzden geçerken camdan dışarı bakın. Tren kültürümüzün gelişmemiş olmasına en çok böyle durumlarda üzülüyorum. Gönül isterdi ki öğle vakti atlayalım bir trene, açalım camı, her istasyondan başka bir hikaye girsin içeri. Şarkı “Every girl you ever admired, every boy you ever desired, every love you ever forgot, every person you ever despised is forgiven” derken geride bıraktığımız her şeyi ve herkesi tek tek affedelim.

Ve Write About Love için son söz: As-lit-at Yas! **

* Glasgow aksanıyla “Bir şeyler içmeye ne dersin?”
** Glawgow aksanıyla “Müthiş bir şey”

No comments:

Post a Comment