Tuesday, 17 May 2011

Destroyer - Kaputt


BİR KULAĞIMDAN GİRİYOR, ÖBÜRÜNDEN ÇIKMIYOR.
Güzel bir şarkının tadı paylaşmadıkça çıkar; kulaklığınızla dinlediğinizde. Kulaklıkla müzik dinlemek gitaristin teldeki tırnak sesini, klarnetçinin nefes alıp verişlerini duymanızı sağlar. Çok sevdiğiniz bir şarkıyı kendinize saklarsınız mesela, dünyanın tüm seslerinden bir süreliğine kaçarsınız hatta kafanızdaki sesleri bile bastırabilirsiniz. Kulaklıkla müzik dinlemek bazen risklidir. Yolda aylak aylak yürürken size çalınan kornayı duymayabilir, yersiz bir aksiyon yaşayabilirsiniz. İş yerinde konuşulanları, en komik şakaları, dedikoduları kaçırabilir; çalan telefonu, ısrarla size seslenen patronunuzu duymadığınız için dürtülebilirsiniz hatta kafanıza ya da masanıza bir cisim atılabilir. (Benimki kadar yaratıcı bir patronunuz varsa ekranınıza lazer de tutulabilir tabi.) Toplu taşımada kulaklık hayat kurtarır, hele otobüsle uzun yola gidiyorsanız, yanınızda oturan ve muhabbet etmeye can atan koltuk arkadaşınızı yıldırır. Taksinin arka koltuğunda, hele taksici abinin müzik zevki tüm ritminizi alt üst ettiyse son ses müzik dinlemek hem rahatlatıcı hem de tedirgin edicidir. Kendi kendine söylenen, trafikte birine küfreden ya da telefonla konuşan taksicinin her dediğini üzerinize alınmamak için dikiz aynasından göz teması kurmak suretiyle düzenli olarak diyalog akışını kontrol etmeniz gerekebilir. Çalıştığınız ya da oturduğunuz binanın asansöründe hele de kulağınızda bangır bangır bir müzik çalıyorsa asansördeki diğer insanlara musikişinas cömertliğinizle bir kamu hizmeti sunabilir, hatta dikkatli bakarsanız dinlediğiniz şarkıyı çıkarmaya çalıştıklarını bile sezebilirsiniz. Uzun lafın çok kısası kulaklıkla müzik dinlemek candır.Öyle şarkılar ve hatta albümler vardır ki sanki dinleyen kendine saklasın diye yapılmıştır. Cumartesi geceleri metrekareye onbin kişinin düştüğü barlarda dinlenmez o şarkılar ya da dinlediğiniz o güzelim melodi trafikteyken korna seslerine karışarak radyoda çalan şarkı olamaz; sadece bir çift kulak tek başına dinlesin diye bestelenmiştir.

MoodTrack, 2011’in kulaklıkla dinlenesi albümlerden birini iftiharla takdim eder:
Destroyer’dan KAPUTT

Adına bakıp “kaput derken?” tepkisi verebileceğiniz ama ilk şarkının ilk notalarını duyar duymaz-hele bir de Dan Bejar’ın sesine aşinaysanız- kapıyı içerden kilitleyip kulaklığınızla sakin sakin dinleyebileceğiniz bir albüm Kaputt.
Albümün tamamını iki güne yayarak dinledim. Her seferinde bana “umursamazlık” hissi verdi. Hani dibinizde müdahil olmanız gereken bir durum vardır ya da acil bir yere yetişmeniz gerekiyordur veya deli gibi telefonunuz çalıyordur da omzunuzu silkip “amaaan” dersiniz ya öyle bir his.

KAPUTT PLAYLIST
Savage Night at the Opera:
“İstanbul’dan Bodrum istikametine giden Osman Turizm’in sevimli yolcuları, mola süreniz bitmiş gibidir. Lütfen doğru otobüsteki yerinizi alınız, sonra “haydaa ben niye Marmaris’e geldim?” diye bize trip atmayınız. Osman Dinlenme Tesisleri veri nays yolculuklar diler. “ anonsundan hemen sonra play tuşuna basıyorsunuz, yanınızdaki arkadaş muhabbet etmek için ağzını açmadan siz müziğin sesini açmış oluyorsunuz. “Savage Night at the Opera”, gecenin bir yarısında ıssız yollarda, kıvrıla kıvrıla giden otobüsün camından bakma şarkısı. Dan Bejar’a sorsanız kesin o da bana hak verirdi. Evet.

Songs for America:
Çok güzel bir sabah, hava limonata. Sakin sakin oturasınız, kahvenizi içip etrafa boş boş bakasınız var. Ama hemen dibinizde yine “hayır” diyemediğiniz bir arkadaşınız onbeşbininci kez “haksız mıyım? haksızsam söyle. yani benim yerimde başkası olsa var ya... sen beni biliyosun... hayatta ben şey etmem yani. ama onun yaptığı ne? haksız mıyım? haksızsam söyle” tekrarına girmiş bir türlü çıkamıyor. Kafanızı sallamaktan, dinliyormuşsunuz gibi ara sıra “hı hı... yani... evet... tabi canım...” demekten yorulmuşsunuz, bi telefonunuz çalsa ya da tanıdık biri gelse de kurtulsanız diye can atıyorsunuz ama aynı ritim devam ediyor “haksız mıyım? haksızsam söyle.” “Haksızsın ulan! Yürü git, kafa bırakmadın adamda be vır vır vır...” diyemeyeceğiniz malum. Sakince yerinizden kalkıyor, “ya benim çok acil şey yapmam gerek, bugün şeyin son günü...” gibi bir şey geveliyor zihinsel zehirlenmenizi tedavi etmek için kulaklığınızı takıyorsunuz ve bir kuytu köşe buluyorsunuz kendinize. Adı yanıltmasın, olayın Amerikan bir tarafı yok; “Songs for America” 80’lerin naif ritmiyle tam bir “herkes sussun, kulağımda sadece müzik olsun” şarkısı.


Downtown:
Akşam saatleri. İşten ya da okuldan çıkmışsınız. Günlerden Cuma. Trafik berbat, herkes “bugün Cuma acilen eğlenmek zorundayız” modunda sağa sola koşturmalarda. Dışarı çıkacak haliniz yok, istikamet ev. Kulaklığınızı takıyorsunuz ve sakin sakin yürümeye başlıyorsunuz TGIF telaşının arasında. Eve giderken markete uğramanız bir şeyler almanız gerek. Belki köpeğin maması yok, belki dolapta yiyecek hiçbir şey yok. Umrunuzda değil yürümeye devam ediyorsunuz. Biri size omuz atarak geçiyor, özür dilemeyeceğinizi bildiğinizden dönüp bakmıyorsunuz bile. Eve giriyor, kendinizi kanepeye atıyorsunuz. Ve orada kalıyorsunuz. Cuma bitiyor, şarkı bitmiyor. “Downtown” telaştan, gürültüden, mecburiyetlerden, emri vakilerden kaçmak için birebir. Evet adı “downtown” ama sizin yeriniz “hometown”

Poor in Love:
Nüfus Müdürlüğü, Noter ya da Tapu Kadastro gibi “benim burada ne işim var ya?” türünden bir devlet dairesinde çok ciddi ve kaytaramayacağınız bir işiniz var. Kargalarla birlikte mesaiye başlamış yollara düşmüşsünüz. Bir plastik dosya içine bir sürü belgeyi koymuşsunuz, hepsi tek tek mühürlenecek; belki bir ikisi kabul görmeyecek ya da asık suratlı bir memur “eksik belgeniz var, derhal muhtara gidiniz, üç beş ilmuhaber ile birlikte aile albümünüzü de alınız geliniz” diyecek, hem zaten sıra size kim bilir ne zaman gelecek. Bir köşede sabırla sıranızı beklerken yan taraftaki “bizim dört dönüm arazi vardı, dedemden kalan, şimdi onu dörde bölücez, 9 kişinin üzerine geçiricez ama tapu kaynımın üstüne” muhabbetlerinden sizi bir adet kulaklık kurtarabilir. Açın “Poor in Love”ın sesini, kapatın gözlerinizi, sanki bir bankta oturuyorsunuz boğaza karşı, vapurlar geçiyor nazlı nazlı. Unutun nerede olduğunuzu kaybolun gidin. Öyle su gibi bir şarkı. Ha tabi, sıra numaranızı kontrol etmek için ara sıra gözünüzü açmanızda fayda var, yoksa tapusal ve kadastrofobik gününüz bitmez.

Kaputt:
Çok havalı bir plazanın, hiç havadar 11.katında çalışıyorsunuz. Sabahları asansöre binmek için en az 5 dakika bekliyorsunuz zira havalı plazanın bir sürü katı ve çok yüz çalışanı var. Sabah uykunuz açılmadan kendinizi dolmuş durağına dönmüş plaza girişinde hem de sıranın en sonunda buluyorsunuz. Şehrin taa öbür yakasından gelenler uyanmış, muhabbete bile başlamış. Oysa sizin afyon hala patlamamış, beyniniz gayet uykuda. Günaydın diyene “sensin günaydın!” diyecek haliniz bile yok. Üstelik 11.kata ulaşmanıza daha 4-5 dakika var. İşte tam bu anda kulaklığınızı takın, “Kaputt”u açın. Sonra biraz da sesini açın, sabah sabah 80’lerden kalma bir ruhla “ all sound like a dream to me” bölümüne eşlik edin. Asansöre bindiğinizde sesini biraz daha açın ki “max 6 people” yazısına inat 8 kişinin itiş kakış bindiği asansördeki sesi bastırın. Hatta dönüp size baksınlar, “sabah sabah deli midir nedir” diye. Kaputt sabah erken saatte, duştan çıktan sonra bir gece yarısı evde, yatmadan önce yatakta, tembel tembel dergi karıştırırken kulağınızda usulca çalabilecek bir şarkı.

Kaputt, Dan Bejar sevenleri mutlu edecek, onunla ilk kez tanışanları da merağa sürükleyecek bir albüm. MoodTrack’in tavsiyesi günde 3-5 doz, kulaklıkla, sabah ve akşam yemeklerinden sonra tok karına. Yaşasın “sağır olacaksın çocuuum” baskısına inat, bangır bangır kulaklıkla dinlenen şarkılar. Yaşasın Cumhuriyet! (bu pek olmadı ama neyse anladınız fikri zaten)

No comments:

Post a Comment