Tuesday, 17 May 2011

...featuring Norah Jones


...featuring Norah Jones

Günler kısala kısala çuvala girerken, saat daha beş olmadan gün geceye kaçarken, bahara kadar mevsim mecburen kışken, yıl bitmeye yazarken, memleketin hali ortadayken, yılın en moda rengi “depresyon grisi”yken ve tam “yeni yıla az kaldı” diye günleri sayarken, Norah Jones 18 şarkılık hüzünbaz, parçalı bulutlu, yer yer umutlu, siyah-beyaz bir toplama albüm yapmış; “2010 bitmeden bir de ben vurayım şunlara” demiş.

“.... featuring Norah Jones”u kalbiniz kırıksa, bu aralar yalnızlık çekiyorsanız, gece geç saatlere kadar çalışıyorsanız ya da gün içinde konsantre olup çalışamıyorsanız, evinizden uzaktaysanız ve aradığınız kişiye o an ulaşamıyorsanız dinlemeyin. Sizi biraz daha gerçek hayattan koparabilir, algınızı çarpıtabilir, hüznün dibine vurmanıza yol açabilir. Yok eğer “çivi çiviyi söker” ekolündenseniz hoş geldiniz, doğru yerdesiniz.

PLAYLIST

Here We Go Again:
1940’ların ortasında New Orleans’tayız. Saat 11’i geçmiş. Hızlı adımlarla kenar mahallelerden birine sapıyoruz, girişinde tabela olmayan bir kapıyı itip merdivenlerden aşağı iniyoruz. Dumanaltı olmuş bir blues bardayız; özensiz bir dekor, koyu renk masalar, çok şık hanımlar, pek janti beyler. Piyanoda Ray Charles, geride asil bir quartet, mikrofonun başında bir zarif Norah Jones. Zor günlerin ortasındayız, hayata dertlenmelerdeyiz; bu şarkı alıyor götürüyor bizi. Arka arkaya burbonlar, viskiler söyleniyor. Şarkı biter bitmez küçücük barda büyük bir alkış kopuyor. 3 dakika 58 saniye boyunca 40’ların New Orleans’ına jazzy bir yolculuk vaad eden şarkı özellikle metroda/arabada gözler kapalı huzur içinde dinlemelik.Şarkının orijinaline 1967 kayıtlı “Invites You to Listen”; Norah Jones düetine 2004 yapımı “Genius Loves Company” albümlerinde rastlayabilirsiniz. Selamımı söyleyin.

Life is Better:
Güneşli bir Aralık günü, günlerden Çarşamba. İşe ya da okula gitmemişsiniz, bayram değil seyran değil ve hatta resmi tatil değil; kafadan izinlisiniz. Muhtemelen birilerini arayıp “hastayım” yalanı sıkmışsınız. Kulağınızda mp3 player, sahil yolunda yürüyüş yapıyorsunuz, kulağınızda bu şarkı. Hatta içinizden bisiklete binmek geçiyor, yol kenarında gördüğünüz bir bisiklete atlıyorsunuz. Siz “Life is better now that I found you” nakaratına eşlik ederken beyaz yakalı faniler işte, çan eğrisi kurbanları sınavda, martılar tatilde, balıkçılar evinde. Değil İstanbul, dünya sizin. Albümün en iyi şarkılarından biri, hayatın iyi olduğu anlarda, mutlu zamanlarda sık sık fonda çalmalı. Q-Tip’in vokali Norah Jones’un sesiyle iç içe geçtikçe daha da keyif alınacak bir şarkı.

Love Me:
Şarkının ilk notaları “ahh işte bir gece yarısı loş ışıkta dans edilecek romantik bir müzik” algısı yaratıyor olabilir. Bu algıyla devam etmekte sakınca yok elbette. Ama eğer küçükken annenizin ya da babanızın size kitap okuduğu ya da müzikle uyuttuğu şanslı çocuklardansanız bu şarkının “uykuya dalmadan önce dinlenecek.mp3” klasöründe yer alması gerektiği fikrine hemen ısınabilirsiniz. Bünyede hafif bir ninni etkisi yapan bu şarkı Norah Jones’un Little Willies ile birlikte yaptığı, grupla aynı ismi taşıyan albümde yer alıyor. Sessiz sakin bir yılbaşı tatili planlıyorsanız Little Willies albümünü de çantanıza atın derim.

Blue Bayou:
Çoğu zaman nereye gittiğiniz değil, nereye döndüğünüz önemlidir. Gittiğiniz yer kaçtığınız yerse hele, dönüş yolunu gözünüz kapalı bulacağınız yer bizzat evinizdir. Hani bazen hava limanında telaşlı bir kalabalığı atlatırsınız, “last call” anonsunda bangır bangır adınız okunuyordur, koşa koşa kendinizi uçağa atarsınız, eşyalarınızı bir türlü yerleştiremezsiniz panikten, sağdan soldan yardım edenler olur, en sonunda koltuğunuza oturmayı başarır, derin bir nefes alırsınız. Arkanızda bıraktığınız şehri düşlemezsiniz de o an, döneceğiniz yeri düşünürsünüz. İşte bu şarkı insanı her şeyin yoluna gireceğine ikna eden bir eve dönüş şarkısı. Canlı kaydedilmiş M.Ward ve Norah Jones düeti leziz. Bulabilirseniz 1963’te kaydedilmiş Roy Orbinson’un sesinden de bir dinleyin.

Creepin’ In:
İşte insana günün herhangi bir saati yersiz bir neşe veren bir şarkı. Duymak istemediğiniz bir insanın sesini bastırmak, kavga ya da gürültü ortasında kaldığınız anlarda kendinizi korumak, keyfinizin yerinde olduğu bir anı daha da uzatmak, sabah vakti yetişmeye çalıştığınız yere hızlı adımlarla yürümek, ıslıkla eşlik etmek hatta kendinizi Red Kit’teki karakterlerden biri gibi hissetmek isterseniz (Daltonları kovalarken çalsın bu şarkı mesela) sesini açın ve tempo tutun. Şarkıyı Norah Jones’un “Feels Like Home” albümünden de hatırlıyoruz, kendi adıma şu hayatta Dolly Parton dinleyeceksem o şarkı bu şarkı olsun.

Baby it’s Cold Outside:
1940’lardan bugüne gelen eşsiz bir jazz standardı olan bu şarkıyı Dean Martin’den, Ray Charles’dan, Louis Armstrong’dan, Ella Fiztgerald’dan, Carmen McRae’den ve daha nice jazz efsanelerinden dinlemek varken niye bu cover’ı dinleyelim diye düşündüm... bir cevap bulamadım. Willie Nelson’a saygımız sonsuz ve fakat çok sevdiğim bir şarkıyı, çok güzel söylemediği için kendisine küsmüş olabilirim. Hatta Norah’a da trip atabilirim bu yüzden. Tavşan dağa küser ve bu dağın çok umrunda olur düşüncesinden hareketle, dünyanın her yerinde sezonluk piyasaya sürülen “Christmas Songs vol. bilmemkaç” albümlerinin değişmezi, bugüne kadar yapılmış en flörtöz şarkılardan biri olan “Baby it’s Cold Outside”ı eski kayıtlardan, havanın buz gibi olduğu bir akşam, evde battaniyenin altına kıvrılıp dinlemenizi öneriyorum. Şarkıya bir kadeh şarap ya da bol sütlü bir kahve eşlik ederse enfes olur.

Turn Them:
Hollywood filmlerinden klişe bir sahne. Genç bir kadın elbise dolabını boşaltıyor, telaşla ve biraz da öfkeyle hiçbir şeyi katlamadan yatağın üzerindeki valize dolduruyor. Dolabın üst rafından bir ayakkabı kutusunu çekiyor ve kutudan bir fotoğraf düşüyor. Genç kadın, sevgilisiyle mutlu bir anda çekilmiş (muhtemelen bir lunaparkta ya da deniz kenarında) bu fotoğrafı görünce yavaş yavaş yatağa oturuyor ve ağlamaya başlıyor. İşte tam bu anda fonda bu şarkı çalmaya başlıyor. Kırık kalpleri biraz daha burkma potansiyeli olan bu şarkı, gidene değil kalana yazılmış bir veda mektubu gibi. Gece geç vakitte dinlediğinizde hiç yoktan hüzün saçabilir ruhunuza. Yok ben geçmişteki kalp kırıklıklarımı bile gülümseyerek hatırlarım diyorsanız (ki bu dünyanın en büyük yalanı olur) günün her anı doya doya dinleyin. Sean Bones’un “Rings” albümünde de yer alan bu şarkının sözleri ayrı güzel.


Albümde Foo Fighters, Herbie Hancock, Charlie Hunter, Belle & Sebastian gibi başarılı müzisyenlerin elinin değdiği 11 güzel şarkı daha var. Sıradaki şarkı Norah Jones’un kimselere benzemeyen sesiyle huzur bulan, hüzne dalan, aşık olduğunu sanan, uzun uzun yürümeye çıkan; şarkılarını uzun yolculuğuna yaren yapan, playlistinin değişmezi ilan eden ve her dinlediğinde sanki sesini ilk kez duyuyormuş gibi hissedenler için gelsin: “Like it was at the start. That always was the best part*

*Albümdeki El Madmo düeti “The Best Part” adlı şarkıdan.

No comments:

Post a Comment