Tuesday, 17 May 2011

21 - ADELE


O ZAMAN ŞARKI SÖYLEMEK LAZIM!

Ve fakat siz hala kelimelerden medet umuyorsunuz. Oysa söz bitti. Kirlendi hepsi. Kurulacak daha iyi bir cümle kalmadı. Söylenecek yeni bir şey yok. Hem yalan söylemeyi kelimeler öğretmedi mi bize? Oysa müzik nettir, samimidir, dürüsttür. Hem notalar yalan söylemeyi de bilmez. Müzik önce sorular sordurur bize, sonra cevaplar verir. Bazen üzer, mutlu eder, terk eder, kucaklar, büyütür, değiştirir, geliştirir. Yalansız, dolansız, kinayesiz. Kelimelerin tükendiği, sözlerin anlamını yitirdiği, yüklemlerin cümlelere ağır geldiği bir günde konuşmak yerine dinlemek lazım. İlla söyleyecek bir şey aranıyorsa o zaman şarkı söylemek lazım. Hem de avaz avaz!

Adele, tam da bu işi yapıyor. Şarkı söylemeyi değil. 
Avaz avaz şarkı söylemeyi. Kelimelerin gücüne gitmesin, bazen sayfada durduğu gibi durmuyor; aynı kelimeleri koy yan yana, bu kızdan duyunca pek bir güzel geliyor. Sanki söylenen her kelime doğruymuş gibi, kötü şeyleri söylemenin iyi bir yolu varmış gibi. “Kelimeler aldatır dostlar, gelin ben size bir şarkı söyleyeyim” der gibi Adele, bir güzel inanır gibiyiz biz de.

ONDOKUZDAN SONRA YİRMİBİR GELİR

Amy Winehouse’un sesini ilk duyduğunuz anı hatırlıyor musunuz?
Ben hatırlıyorum, “bu nasıl bir ses?!” diye kalmıştım. Adele de aynı. “Yahu bu nasıl şarkı söylemek?” ekolünden. Bu kadar genç bir insandan bu kadar olgun bir ses duymak da cabası. Adele’nin 19 isimli albümüne tapmıştık, yeni albümü 21 daha da iddialı, daha da cesur olmuş. Şarkılara doyamadım, sindirebildiklerimi yazdım.

TRACK LIST

Rolling in the Deep
İyi bir aktör sizi rolüne inandırandır. Mesela bir dilenciyi oynuyorsa, film boyunca onun gerçekten o dilenci olduğuna inanırsınız. O an aklınıza onun şımarık kırmızı halı pozları gelmez, dilencidir O, tıpkı filmdeki gibi, çöpün içinde yaşayan bir dilenci. “Rolling in the Deep”i öyle söylüyor ki Adele, O’nun hırsını alamamış, kalbi kırık, canı yanmış ve hala deli gibi aşık bir kadın olduğuna her dinlediğinizde inanıyorsunuz. Ha, O’nun gerçekten O kadın olmadığını nereden biliyoruz? Bilmiyoruz elbette. “Rolling in the Deep” sadece albümün en iyi şarkılarından değil, son zamanlarda dinlediğim en güzel şarkılardan biri. İçinizde biriktirdiğiniz “bir gün yeri geldiğinde söylerim” diye tuttuğunuz büyük bir öfkeniz, beceriksiz terk edilişleriniz, kursağınızda kalmış hevesleriniz, her bir tarafından kırılmış hayalleriniz varsa; açın sesini Adele sizin yerinize de hesap sorsun.



One and Only
Küçükken ne olmak istediğini hayal ederdin ve şıp diye olurdun. Mahalle maçında Maradona olurdun mesela. İstersen Ken’in sevgilisi Barbie olurdun, bir kutunun içine girerdin uzaya giden astronot olurdun, eline bir saç fırçası alırdın Ajda Pekkan olurdun hatta istersen dinazor olurdun. Sonra okula gider öğrenci, dedenin yanında torun olurdun. Küçükken çok takmazdık bir şeyler olmayı. Büyüyünce dert oldu bunlar başımıza. İş, güç sahibi olmak, önemli biri olmak, zengin olmak, hep birinci olmak, güzel olmak, akıllı olmak, havalı olmak, en güzel evin, en süper arabanın sahibi olmak... Bize birinin sevgilisi, birinin çocuğu olmak yetmez oldu. Kendimiz bile olamadık netekim. Tüm bunların bu şarkıyla ne ilgisi olduğunu bilmiyorum. Bu şarkı bangır bangır çalarken camdan dışarı bakıyordum ve oyun oynayan iki çocuk gördüm. Büyük bir savaşın ortasındaydılar ve çok korkunç bir düşmanları vardı, sonra bir tüpçü kamyonu geldi, kornaya bastı, bütün oyun bozuldu. Adi tüpçü, sen hiç Batman olmadın sanki!


Turning Tables
Yaz bitmeye yüz tutmuş. Eylül’e 1 var. Küçük bir sahil kasabasında, plajda kumların üzerinde oturuyorsunuz. Telaşlı turist kafileleri gitmiş, yüksek volümlü kötü pop şarkıları bitmiş; saat zaten gece yarısını geçmiş. Gökyüzünde şehirde gördüğünüzden kat kat yıldız, denizde hiç görmediğiniz kadar çok yakamoz var. Aklınız bir yerde ya da birinde kalmış belli. Adele, “where love is lost, your ghost is found” dediğinde kumların arasından bir taş bulup fırlatıyorsunuz denize. Toz oluyor yakamoz, ay “şıp” diye denize düşüyor sonra. Sözleriyle de kalbinizde derin bir sızı bırakacak “Turning Tables” su gibi bir şarkı. Deniz gibi hatta. Yalnız bir yaz gecesi, sahilde dinleyip denize ne kadar taş varsa atmalık.



Someone Like You
Çok yetenekli insanlar vardır hani. Kaderleri daha onlar doğmadan yazılmış olanlardan. Sahip oldukları becerilerin farkında olup ne iş yaparlarsa yapsınlar önce kendileri için yapanlardan. Varlıklarını kimsenin gözüne sokmadan, “hey bana bakın!” diye bağırıp çağırmadan sessiz sakin yaptıkları işten haz alanlardan. Genç olanlardan, yeteneklerinin altına “tecrübe” damgası vurulmayacak ama “tesadüf” etiketi yiyecek kadar genç hem de. Gözümüzün önünde büyürler, her yaptıkları şey bir öncekinden daha iyi olur. Çünkü heyecanları hiç bitmez. Bunların adı bazen Messi olur, bazen de Adele. Öyle bir yetenek ki, mesela 90’larda Toni Braxton söylese yüzüne bakmayacağımız bu şarkıyı arka arkaya dinletebilen. “Someone Like You” sözlerindeki derin samimiyetsizliğe rağmen (Gidenin arkasından “Dert etme, ben sana benzeyen başka birini bulurum, ben senin için mutluyum” diyebilen bi çaldırıp kapatsın beni) çok güzel şarkı. Bence çalışırken dinlemeyin, moral bozuyor.

Love Song
Hayatınızda “how far away I’ll always love you” diyebildiğiniz biri var mı? Mesafe teferruat. Aynı şehirde yaşayıp iki gündür görmediğiniz sevgiliniz, kilometrelerce uzakta oturan anneniz, yan odadaki kardeşiniz, askerdeki arkadaşınız, en son ne zaman gördüğünüzü hatırlamadığınız kuzeniniz. Evet, adıyla müsemma bu bir aşk şarkısı. Ama ben bunu hayatımda sevdiğim herkes için dinliyorum, zaten Adele de bunun için söylüyor. Bir şekilde eminim. Çok sevdiğiniz ama bir süredir sesini duymadığınız biri varsa, ona bir mesaj atın “arayıp sormasam da unuttum seni sanma, dünya bir yana, sen bir yana” tadında, sonra açın Adele’nin güzel sesinden dinleyin “Love Song”u. 2005’te Rock’n Coke Festivali’nde dünya gözüyle dinlediğimiz Cure’un efsane şarkısı Adele’ye pek yakışmış. Evet şarkı böyle söylenir arkadaşlar. Aynen böyle. Kendi fikrinmiş gibi. Her bir satırını sen yazmışsın gibi.



I’ll Be Waiting
İşte tam bir kadın şarkısı. Kadın dediğin bekler zaten. Hatta beklemekle geçer ömrü de fark etmez bazen. İltifat bekler, ilgi bekler, hayattan nezaket, kaderden torpil bekler. Beyaz atlı prensini bekler, ne prens ne de beyaz atlı geçmez önünden; gerekirse biraz daha bekler. Mevzu bahis prens umduğu gibi çıkmaz, belki değişir diye bekler. Sıranın ona gelmesini bekler. Daha mutlu bir günü, daha iyi bir anı bekler. Ne zaman olduğunu asla kestiremediği “doğru” zamanı bekler. Sevilmeyi bekler. Anlaşılmayı bekler. Affedilmeyi bekler. Mesajına cevap, sorusuna mantıklı bir yanıt bekler. Terk edilir, geri dönmeyecek birini bekler. Şarkıda diyor ki “beni tekrar sevmeye hazır olduğunda ben bekliyor olacağım” Kadın bu, elbet bekler. Albümün en naif sözlerine sahip şarkısını otobüs beklerken dinleyebilirsiniz. Nasılsa hepiniz bir gün birini bekleyeceksiniz. Umalım ki gelsin.

Kulaklarım, Adele’ye bu on numara albümü için hakkını sonuna kadar helal ediyor. Zaten O da biliyor, “öyle güzel şarkıları, öyle güzel söyledim ki gitmediğim bir ülkede bir kız oturup benim için bir şeyler yazıyor” diyor. 21’e ve Adele’ye dair tek bir şey söyleyecek olsaydım şunu derdim: Biliniyor şarkıların sırası bizde, biliniyor hayat bizden razıdır*

*İsmet Özel’in Milli Park şiirinden.

No comments:

Post a Comment