Tuesday, 22 July 2014

ONE OF THESE DAYS - CARLOS SANTANA feat OZOMATLI



En son post'un üzerinden hayli zaman geçmiş.
Bu sürede bir sürü şarkı dinledim, bir sürü şey gördüm, bir sürü şey okudum, bir sürü şey yazdım, olan biten bir sürü şeyden nefret ettim, bir sürü şey geldi aklıma ama elim yazmaya gitmedi. İnsan bazen kişisel tarihine not düşürmeden yaşayıp bitirmek istiyor bazı şeyleri.

Hem zaten teknik olarak da elim kolum bağlandı burada. 
İnsanda heves bırakmıyorlar doğrusu. 
Ben buraya şarkı koymazsam hikayelerin müziği olmaz ki.
Grooveshark yok, soundcloud'da her şarkı yok, kendim yükleyeyim desem, 20 dakika içinde siliniyor sanki söz konusu şarkıda hak iddia ediyormuşum gibi. 
Blogspot mp3 yükletmiyor, bir yolu var da ben bilmiyorsam benim ayıbım olsun.
Youtube videosu koymaktan da hiç hoşlanmıyorum (bu son posta koydum tabii mecburiyetten.) 

O yüzden ben bu dükkandan taşınıyorum.
Yeni adres bu: http://themoodtrack.tumblr.com/

Burası arşiv olarak bana kalsın, şarkıların büyük kısmı uçmuş zaten.
Sevdiğim hikayeleri ve şarkıları yeni bloga taşırım belki. 
Elveda blogspot.





Sunday, 29 December 2013

BAĞRI YANIK DOSTLARA - ASU MARALMAN (dj tutan mix)





Bizim taksi durağındaki abiler, sitenin güvenliği ve sık uğradığım marketin çalışanları bir haftadır sektirmeden her akşam “iyi yıllar” diliyor bana. Ertesi sabah karşılaştığımızda hâlâ aynı yılda olduğumuzdan olacak basitçe “iyi günler”leşiyoruz. Ve fakat akşam olunca yine “iyi yıllar”a dönüyor selamlaşma rutinimiz.

Hepimiz yılı bir an önce - hele böyle bir yılı- tekme tokat göndermek istiyoruz ondan şüphem yok. Ama bütün bir yılın iyi dileklerini Aralık’ın son haftasına sıkıştırmaya ne gerek var? Mesela, Haziran’da birbirimizi arayıp “iyi yıllar” desek, tüm yıl için ilettiğimiz iyi dileklerimizi daha efektif kullanabiliriz. Yıl bitmemiş oluyor sonuçta, e memleketin hali zaten ortada, yılbaşı dileklerinin gerçekleşme durumunu da kontrol etmiş oluruz hem. “Ben sana başarılı bir yıl dilemiştim, Haziran ortası oldu, nasıl geçiyor?” diye sorsak bizim şartlarımıza daha uygun düşmez mi? 

Her şey, bir müşterinin Kasım ayında yaptığımız bir sunumun sonunda “önümüzdeki 8 ayın planını görmek istiyoruz” demesiyle başladı. Mantıklı bir insan olduğum için ilk tepkim elbette “Norveç mi ulan burası?” demek oldu. Kasım ayının ortasında, Temmuz’da çıkacağı tatili planlayan Avrupalı mısın, 10 sene sonra oturacağın yazlık evin taksidini ödeyen Amerikalı mısın? Bir saat sonra ülke yerinde olacak mı onu bile bilmiyoruz, sen neyin peşindesin güzel kardeşim? 1 saat geç uyansan, günün yarısında olan biteni kaçırmış oluyorsun, bir gün haberlere bakmasan adapte olman 1 hafta sürüyor, hep geçtiğin yoldan iki gün geçmesen o yolu yerinde bulamıyorsun. Neymiş, 8 aylık planı görmek istiyormuş! 

Tamam anlıyorum, çok havalı uluslararası şirketlerin çok havalı departmanlarında çalışıyorsunuz da, “beş dakikada değişir bütün işler” kültürümüzü anlatın Avrupalı, Amerikalı iş arkadaşlarınıza. 90+3’de gelen golleri, bir gün şöhret ertesi gün rezil olunabileceğini, “dün öyleydi bugün böyle”leri, aynı cümleyi defalarca duyabileceğinizi ama her seferinde başka bir anlama gelebileceğini, ülke gündeminin borsa dalgalanmalarına tur bindirebileceğini, değil bir ay, bir gün sonrası için bile plan yapmanın mânâsızlığını ve de ön önemlisi bu topraklarda her şeyin “kısmet” olduğunu örneklerle açıklayın. 

Memleketin hali ortadayken günler öncesinden henüz girilmemiş yeni yılı kutlamak da aynı hesap işte. Türkiye burası; arefeyi gösterir, bayramı göstermez maazallah.
Risk almaya ne gerek var efendim?
Ben herkese iyi günler dilerim. 
O günün sonunu başladığınız gibi bitirebiliyorsanız daha ne isterim?



Foto: Andy Prokh

Monday, 18 November 2013

DANCEHALL PLACES - MINT ROYALE



Kendinizden daha önemli bir şey bulun ve hayatınızı ona adayın. 

Bunu ben söylemiyorum, filozof Dan Denett söylüyor. 


Hayatımın kadınlarından The Dowager Countess of Grantham ise "sızlanmayı bırak ve yapacak bir şeyler bul" diyor. 

Ben bu iki güzel cümleye haddim olmayarak "hiçbir şey yapamıyorsan bari güzel bir şarkı dinle de keyfin yerine gelsin, söylenmeyi kesersin belki" eklemesi yapmak istiyorum.





* The Dowager Countess of Grantham: Downton Abbey dizisinde Maggie Smith'in canlandırdığı efsane karakter. Fotografta göründüğü üzere huysuz ve klas bir kadın. Umarım yaşlandığımda onun kadar huysuz olurum ve böyle şapkalar takıp gezerim.

** Grooveshark artık yasaklı site olduğundan blogtaki şarkıların bazıları bade olmuş maalesef. Buradan, ulaşmaya çalıştığım siteyi engelleyen vicdansız bilmemne mahkemesine sesleniyorum; ne istedin şarkılarımdan?

Sunday, 17 November 2013

DIBBY DIBBY SONG - BROOKLYN FUNK ESSENTIALS


Gece 2 olmuş, hâlâ elimde kağıtlar, arka arkaya kelimeler yazıp üstünü çiziyorum. Filmlerdeki “iki satır karalayıp kağıdı buruşturma marifetiyle çöpe atma” artistliği yapmama 20 saniye var. Aklıma artık bir şey gelmiyor, geleni de beğenmiyorum, benim beğendiklerimi fikirlerine önem verdiğim insanlar beğenmiyor. Onlardan gelen önerileri ben beğenmiyorum. Bu beğenmemeler bizi bir yere götürmüyor, kendimi masada aynı şekilde otururken buluyorum. Fikir dediğini illâ peşinden koşunca bulacaksın, bir kere adam gibi kendiliğinden gelse olmuyor.

Reklam yazarlığı yaptığım yıllar boyunca kim bilir kaç markaya, kaç ürüne isim bulduğumu düşünüyorum. Arşivdeki dosyalara bakıyorum, “xx isim calismasi.doc” olanları tek tek açıyorum, basın ilanı metni yazmaktan sonra en sıkıldığım iş isim çalışması yapmak olmasına rağmen yeni çıkacak bir bisküvi için yüzlerce isim yazabilmiş olduğumu görüp hayıflanıyorum, yahu ben kendi söküğümü niye dikemiyorum?

Çalışma odama kardeşim sızıyor. Hâlâ isim bulamadığımı biliyor. “Abla amma düşünüyorsun, kültür-mültür işleri yapacaksın işte, rahat ol ya” diyor. Ve günlerdir Latince sözcüklerin kökenine kadar her yerde arayıp da bulamadığım isim odanın ortasına düşüyor, tutup yakalıyorum. Dükkânın adını resmen kültür mültür yani Culture Multure koyuyoruz.




Memleketteki kültür-sanat üretimi ve tüketiminin büyük bir kısmına çoktandır takıntılıyım. Bir caz klüpteki son derece neşeli bir jam session'ı dinleyen bazı insanların tavrına hastayım. Sahnedeki kopmuş, eğleniyor; senin ciddiyetin ne güzel kardeşim? Hele klasik müzik kitlesinin büyük hayranıyım. Sanırsın meclisteyiz, birazdan kanun hükmünde kararname okunacak, suratlarda öyle bir ciddiyet. Bienalde ya da sergilerde eserleri inceleyen suratlarda da aynı kibir var. Dinlediğin müziği, gördüğün bir eseri ciddiye almaya varım da, onu tüketiyor olmanın kibirini anlamam mümkün değil. O havalar her neyse, kime ise, keyif almıyor da acı çekiyor gibi gösteriyor insanı. Halbuki sanat sen onu anlamlandır, hayatının bir parçası yap, üzerine düşün ya da eğlen, tadını çıkar diye var.

Geçen gün bir iki arkadaşıma “memleketteki klasik müzik bariyerinin sorumlularından biri Hikmet Şimşek olabilir mi?” diye sordum. Huzur içinde yatsın, Hikmet Şimşek ve Pazar Konserleri benim jenerasyonumdaki birçok insanın kabusuydu.

Pazar dediğin Pazartesi’nin eyyamcısı, evde buram buram ütü kokusu, radyoda Orhan Ayhan sesi, kim bilir mikrofon o an hangi statta, Pazartesi ödevlerini biraz daha geciktirebilmek için mânâsızca arka arkaya açılan kalemler, banyoya en son girmek için oyalanmalar, Bizimkiler’i belki ama Parliament Pazar Gecesi sinemasını asla izleyemeyecek olmanın küskünlüğü ve tüm bu Pazar gıcıklığının ortasında biz daha pijamaları çıkarmadan iki dirhem bir çekirdek Hikmet Şimşek ve Pazar Konseri. Şimdi 30’larına gelmiş o insanları, klasik müzik konserine gittiklerinde burunlarına ütü kokusu ve akıllarına yetişmemiş ödevleri gelse kınayabilir misin? Kim bilir belki Pazar konseri değil de Cumartesi Konseri olsaydı kaderi başka olurdu. Klasim müzik konserlerindeki kitle de resmi gazete ciddiyetinde değil, senin benim gibi dinlediği müzikten keyif alıp etrafına şov yapmadan evine giden adamlar olurdu belki de.

Kültür tüketimini sadece kültür-sanat hayatının sadık kitlesi üzerinden değerlendirmek sığlık olur elbette. (Buraya akademik bir iki şey yazayım da mevzuyu ciddiye aldığım belli olsun :Konuyu kültür hayatına katılma hakkı ekseninde değerlendirmek lazım. Malumunuz, temel ihtiyaçlarını karşılamakta güçlük çeken bir birey, sosyal ve kültürel ihtiyaçlarını karşılayamaz. Daha sosyal adaletin bile olmadığı bir ülkede kültürel adalet sağlanamaz. Haliyle, böyle bir ülkede kültür ve sanat hayatı maddi olarak karşılayabilenlerin katılım gösterdiği aktiviteler olarak kalmaya mahkum olur. Hem bütçe ayıramayan hem de söz konusu aktiviteyi daha önce deneyimlememiş, bu yüzden ilgisi olmayan ve belki de hiç olamayacak birinin sadık bir kültür tüketicisi olmasını beklemek haksızlık olur.

Aile ve Sosyal Politikalar Bakanlığı’nın 12bin aile üzerinde yaptığı araştırmaya göre; araştırmaya katılan ailelerin %79.6’sı birlikte hiç tiyatro ya da sinemaya gitmediğini söylemiş. Bu aileler muhtemelen her şeyi çok bilenlerin “halkımız kendisini hiç geliştirmiyor, kitap okumuyor efenim” diye söylendiği insanlardan oluşuyor. Maddi durumları elvermiyor olabilir, tiyatroya ilgileri olmayabilir, daha önce tiyatroya gitmedikleri için önyargıları olabilir, sevmemiş olabilirler… Sebebi her ne olursa olsun, var olan kültür-sanat hayatının belli bir zümrenin zevki ve ilgisiye sınırlı olduğunu düşünüyorum.

Ahmet Bey operaya gitmiyor mu? Opera ona gitsin.  
Bir parkta buluşsunlar mesela, bir tanışsınlar. Caza karşı bir önyargıları mı var insanların? Caz enstrümanları onların şarkılarını çalsın biraz, bir noktada bir araya gelsinler. Zira kamusal sanat, kamusal kültür yaratır. Paylaşılan ve birlikte tüketilen bir ortak kültür de zaten zengin olan kültürümüzü daha da güzelleştirir, kültür-sanat hayatımızı demokratikleştirir.

Culture Multure bu hevesle; birey, şehir ve toplum kültürüne fayda sağlayacak kültür-sanat ve spor projeleri üretmek ve sanatçılara, topluluklara, vakıflara kültür-sanat iletişiminde uzmanlaşmış yaratıcı bir ajans olabilmek için yola çıktı.

Gecenin bir yarısı dükkânın adı “Osman Sanat” olmasın diye çektiğim karın ağrısının nedeni ve Culture Multure’ın hikayesi budur. Hem ne demişti Tezer Özlü? “Kültür, bir şeye cesaret edebilme sorunudur.” Cesaretimiz Don Kişot’tan, siftah sizden, bereket allahtan. 

Dibby Dibby Sound from Brooklyn Funk Essentials on Myspace.